Güneş sisteminde, Dünya gezegeninde, Kuzey Yarımkürede, Batı Türk Eli’ndeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, Karadeniz Bölgesinin Doğu Karadeniz Bölümünde, Trabzon ilinde bir ilçe Sürmene. Anamın ve babamın doğup büyüdüğü yer. Ana ve baba tarafımın sülalelerinin yurt tuttuğu yer. Trabzon’un otantik ve nostaljik dokusunu koruyan, 25,833 nüfuslu ilçesi. Burada yeşilin ve mavinin her tonu bulunur. Havası hep yağmurludur. Bıçağı da meşhurdur. Yaylaları bir Sürmene türküsünde geçtiği gibi “On beş doktora bedel”dir.

Bilirsiniz, Doğu Karadeniz’de dağlar denize koşuttur. İlçe bu yüzden dağ ile deniz arasındadır. Tek ovası Kavaklık ovasıdır. En önemli su kaynakları Küçükdere ve Manahos çayıdır. Bunların dışında birçok dere, ilçeyi dağdan denize bölerek akıp gider. En önemli iki dağı, turistik tesisler barındıran Zarha Dağı ile Köprübaşı ilçesindeki 2742 rakımıyla en yüksek dağ olan ve çevresi birçok yaylayla kaplı olan Madur Dağı’dır. Zarha dağındaki otellerden biri, baba tarafımdan bir akrabamızındı. Gerçi akraba; ama pek tanımayız, görüşmeyiz. O otel hâlâ var mı, yok mu, onu da bilmiyorum. Doğu Karadeniz kültüründe çok önemli bir yeri olan yaylacılık faaliyetleri, bu demin sözünü ettiğim en yüksek dağ olan Madur Dağı’nın eteklerindeki yaylalarda da yapılır. Yöredeki yaylacılık kültüründe bu dağ kutsal sayılır. Doruğu kayalıktır. Daha aşağısındaki kayalıklar yankı yapar. Dağa çıkarken kime ait olduğu bilinmeyen ve başında Türk bayrağı dikili olan bir mezarın yanından geçilir. Yükseklik, yankılı kayalar, meçhul mezar gibi ögeler bu dağı elbette kutsal yapmış. Yaylada yaşayan uşaklar, Madur Dağı’na çıktıklarında erkekliklerini kanıtlamış sayılır. Cesaretlerinin bir göstergesi olarak bunu herkese anlatırlar. Malum, yükseğe çıktıkça oksijen azalır, ıssızlık artar. Bu da zorluğu ve gerilimi artırır.

Dağ şenlikleri mükemmel ortamlardır. Sürmene’de ve Akçaabat’taki bu şenliklere imkânı olan herkes mutlaka bir kere gitmeli. Küçükken üç dört kere gitme şansım oldu. Niye küçüklüğümü diyorum, çünkü bu tür ortamları çocukken görmenin yeri ayrıdır. O yaşlarda o deneyimi kazanamazsan daha zor kazanırsın. Ama büyüdüğünde, yetişkin olduğunda istediğin zaman gidersin. Bunun dışında doğal icra bağlamı da şimdikinden daha canlı ve güçlüydü tabii.

Gelelim iklime. Tipik Karadeniz iklimi; diğer adıyla ılıman okyanus iklimi vardır. Sürmene’de her mevsim bol yağışlıdır. Trabzon’un en yağışlı ilçesidir. Yağmur sevenler için ideal bir yer. Nem çoktur. Çamaşırlar geç kurur. Annem bundan rahatsız olurdu. Nemle birlikte rutubet de çoktur. Annem bundan da rahatsız olurdu. Bu yüzden benim gibi akar alerjisi olanlara pek iyi gelmez. Ama köyleri ve yaylaları ilaç gibidir.

Sürmene, coğrafyası ve iklimi nedeniyle flora ve fauna; yani bitki ve hayvan varlığı bakımından zengindir. Avrupa-Sibirya florası özelliği taşır.

Sürmene aynı diğer Karadeniz illeri gibi yoğun dışgöç verdi. Sürmene’de yaşayan Sürmeneliler, dışarıdaki Sürmenelilerden daha az. Bu Sivas da öyle ya…

Demin bıçağı meşhurdur demiştim. Tek bu değil. Bıçakla birlikte pidesi, kemençesi, keseri, takası, tahta kaşığı, gemi tersaneleri de ünlüdür. O gemi tersanelerinden birinde küçük dayım çalışıyor. Biraz Sürmene bıçağından konuşayım. Yurt içinde ve dışında sayısız Sürmene bıçağı satılmış ve hâlen satılmaktadır. Bu topraklar nice bıçak ustası yetiştirdi. Başta büyükbabam merhum Dursun Alpaslan olmak üzere baba tarafımda pek çok geleneksel ve modern bıçak ustası vardır. Sürmene’de neredeyse her bıçak ustası da tanışımızdır. Kimi yakından, kimi uzaktan… Şu an büyükbabam Dursun’un ağabeyi Hacıbey’in oğlu Cengizhan Alpaslan amcam hobi olarak bıçak yapar. 50 yıllık bıçak ustasıdır ve UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazineleri Ulusal Envanteri’ne aday gösterilmiştir. Ben küçükken sürekli av bıçaklarıyla, sivri kamalarla, çakılarla oynardım. O zamandan bu zamana bir takı gibi, muska gibi hep üstümde taşırım. Bıçak sevdam hâlâ diridir. Bu genetik kültürel kodlarım, eğer olursa çocuklarıma da geçecek.

Geldik Sürmene kemençesine. Karadeniz kemençesi model olarak üç çeşittir. 1. Görele kemençesi, 2. Sürmene kemençesi, 3. Akyazı kemençesi. Bilmeyenler için şöyle anlatayım. Karadeniz dendiğinde akla ilk olarak Doğu Karadeniz Bölümü gelir. Bu bölüm, Karadeniz adının çağrışım yaptığı etki alanıdır. İkinci olarak da Sinop’tan Artvin’e kadar olan yer gelir. Kemençe dendiğinde de akla Doğu Karadeniz gelir. İşte böyle bir bölgenin öne çıkan ve kültürel kimliğini oluşturan iki ana unsuru kemençe ve horon, Sürmene’de canlı ve güçlüdür. Sürmene kemençesiyle ve kavalıyla da horon havaları çalınır. Sürmene kaması ile bıçak horonu oynanır. Sürmene kemençesiyle çalınıp söylenir. Sürmene’nin eski en büyük kemençe ustalarından biri Aksu köyünden Hüseyin Dilaver’dir. Onun oğlu Fahrettin Dilaver de kemençe ustasıdır. Dirlik köyünden Bahattin Çamurali de ünlü ustalardandır.

Biraz da Sürmene pidesinden söz edeyim. Yapımından, malzemesinden falan söz etmeyeceğim. Çok lezzetlidir, çok güzeldir. İmkânı olan mutlaka denesin. Bu kadar. Pideyle ilgili bir anımı anlatayım. Eskiden yazları hep Sürmene’ye giderdik. Küçüklük zamanlarım. Yine zayıfım. 11-12 yaşlarındayım. Pide, döner, kebap tarzı yemekleri çok severim. Neyse, büyük amcam Osman Alpaslan’ın büyük oğlu Gençay Alpaslan ile birlikte Sürmene çarşısında geziyoruz. Terzi Mustafa Abi’nin dükkânının tam karşısındaki ünlü Sürmene pidecisine gittik. Gençay Abi benim yaşça küçük ve zayıf olduğuma bakarak tam pideyi yiyebileceğimi düşünmedi. Dedi: “Yiyebilir misin hepsini, istersen peynirli pide yaptıralım.” “Yerim ya”, dedim. Geldi siparişler. Yemeğe bir başladım, ondan önce bitirdim. O da güleç adamdır. Gülmeyi ve güldürmeyi sever. Gözü benim tabağa alınca, durumu anlayınca başladı gülmeye. Ustaya dedi: “Habu uşak ne fena yiy ya, ben yiyemez dedim; ama benden önce bitirdi”. Yine Gençay Abi’den devam edeyim. Çarşıda gezmeye devam ederken dondurma aldık. Yedikten sonra elim biraz yapış yapış oldu. Hiç de sevmem, acayip rahatsız olurum öyle durumlardan. Dedim elimi yıkamam gerek, su var mı? Gittik hemen ilerdeki camiye, abdest alanların yanına. O da elini yüzünü yıkamaya oturdu, yanına bir adam geldi oturdu. Tam hamsi gibi bir adam. Ortalarında bir musluk var. Ben dedim elim yapış yapış, musluğu açar mısın? O ara Gençay Abiyle yanındaki adam aynı anda elini musluğa uzattı, biri diğerinin el uzattığını görünce ikisi de aynı anda elini çekti. Hani olur ya öyle anlar, sen karşındakine paslarsın, o da sana. Sonra bunlar tekrar musluğa uzandılar, yine aynısı. Ben de heyecanlı ve meraklı bir şekilde onları izliyorum. Bunlar tekrar musluğa uzanıp tekrar ellerini çekince Gençay Abiyle ben başladık gülmeye. Çok hoşuma gitmişti o an.

Sürmeneliyiz; ama ikinci memleketim Akçaabat gibi. Çünkü orada ikamet ediyorum ve doğduğum 90 yılından beri orada yaşıyorum. Eskiden her yaz tatili Sürmene’ye gider, dedemle büyükannemin evinde ve büyükbabamla babaannemin evinde kalırdık. Annemler Ortamahalle, diğer adıyla Kırmızıtoprak, babamlar Soğuksu, diğer adıyla Kayalı mahallesi hanesindendir. Büyükannemlere gittiğimizde teyze ve dayı çocuklarıyla birlikte oynardık. Ben askercilik oyununun delisiydim. O oyun, bütün yaşamımı kaplardı. Bir odun, sopa bulduğumda onun budaklarına, şekline göre dipçiğe, kabzaya, şarjöre, namluya benzetir, uygun silah türüne ve modeline benzetir, ona göre bilinçli şekilde tutup kullanırdım. Oyuncak tabancalarım da vardı. Evin etrafında devriye gezerdim. Belimde bıçak olurdu. Ağaca çıkmayı çok severdim, gördüğüm ağaca çıkardım. En sevdiklerimi kafamda evim diye sayardım, üstünde takılırdım. Bazen gizlenip diğerlerini korkuturdum, uzaktan onlara bomba diye meyve atardım falan. Bunları şu yüzden anlatıyorum, işte bu çocukluk zamanlarımda oynadığım oyunlar ve bunları oynadığım mekân bende doğal olarak çok büyük izler bıraktı. Milliyetçi ve militarist olmamda askercilik oyunlarımın payı çok büyüktür. Her mistik, sembol dolu, gizemli rüyamda mekânın Sürmene’de bu iki evden biri olması da bundandır.

Soğuksu mahallesinden bir anımı anlatayım. Bizim evden aşağıdaki yola kadar 100 m. kadar bayır bir yol var. Bayırının sonunda da merdivenler var, ana yola kestirmedir. Çarşıya o yoldan gidip gelirler. Her niyeyse mahallenin uşaklarıyla toplandık, o bayırdan aşağı taş yuvarlıyoruz. Derken o bayırdan hareketli, beyaz bir şey gördük. Biri dedi ki merdivenden biri çıkıyor, atmayın taş. Ben inanmadım. Avuç büyüklüğünde taşı fırlattım bayırdan aşağı, seke seke gidiyor. Bir taşa, bir beyaz cisme bakıyoruz. Öylece izlerken bir baktık ki merdivenden Dursun Ali amca çıkıyor! Taş bunun kafayı bir sıyırdı, şapkası uçtu. Başladı bize bağırarak sövmeye. Biz anında duman olduk.

Sürmene annem ve benim için tatlı ve acı anılarla dolu bir yer. Annemin acı anısı daha çok tabii. Bir zamanlar Trabzon’un ticarette önde gelen ilçesi olan, Anadolu’da ilk ticaret odasının açıldığı bu ilçe, dış göçlerle birlikte kendi yağında kavrulan, Sürmenelilerin yazdan yaza geldiği bir ilçe artık. Otantik ve nostaljik dokusunu koruyan bir ilçe olması belki biraz da bu yüzdendir.

Kategoriler: Şahsî

AlpAytekin

Kökten Türkçü, pagan, liyâkatçı, militarist. Halkbilimci...

 646 kez okundu.