-M. Necati Sepetçioğlu’nun Konak Romanına Ekleme Yan Bölüm-

Bu metin lisans 4. sınıftaki “Halk Biliminde Yaratıcı Yazarlık” dersi ödevi için yazılmıştır. Metni daha iyi anlayabilmek için romanı okumak gerekmektedir. Ödevin Konusu: Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun “Dünki Türkiye Dizisi” adlı roman dizisinin dördüncüsü olan “Konak” adlı romandaki karakterlerin birine bürünerek veya romana yeni bir karakter ekleyerek bir olayın farklı tarafını anlatmak, romanın devamını yazmak veya yan bölüm eklemek seçeneklerinden birini kullanarak düzyazı yazımı.

Gece oldu. Ağır donlu, kurt huylu, doğan gözlü Türkmenlerden kurulu ordu saf saf oldu. Kara Osman Bey başa kondu. Onun az gerisinde yanında kurmayları Rahman, Tuğrul Alp, Konur Alp, Gündüz Bey, Akça Koca Bey, Saru Yatu Bey dizildi. İçlerinde dervişlerden bir tek Barak Baba ve Geyikli Baba vardı. Onlar da gelmişti. Uzun bir süre gündelik işlerle uğraşan, kılıçla akınla hiç ilgilenmeyen Türkmen, sefer açılınca sanki toya, şölene gider gibi hızla ve sevinçle hazır oldu. Başbuğ Osman Bey, kurmaylarına herkesin hazır olup olmadığını sordu. Olumlu yanıt alınca «Hoş! Şimdi atlanın!» dedi. İleri hareket komutunu verdi.

Karacahisar’ı bastılar. Gece karanlığında kurtlar gibi uludular. Barak Baba ve müritleri korkunç naralar atarak taarruza kalktı. Geyikli Baba, kurmaylar, Osman Bey, hepsi birden düşmanı sarıp bozdu. Düşman hem baskının paniği ve korkusundan, hem askerlerin kurt gibi ulumasından, hem de dervişlerin korkunç sesler çıkarmasından dolayı tümüyle çöktü, kalakaldı. Türkmenler ayak titretti. İnegöl Tekfurunun can damarı Karacahisar, Türkmen’in oldu. Böylece Doğu Roma’dan ilk toprak alındı. Buraya Gündüz Alp ve Dursun Fakih bırakıldı, Söğüt’e dönüldü.

Doyumluk ulca alınmıştı. Ulca, Söğüt’te potlaç edildi ve şölen kuruldu. Yenilip içilirken, herkes eğlencesindeyken dörtnala gelen iki atlı gördü Rahman. Uzaktan bunların kimliğini tespit edemediyse de tanıdığa benzetti. Atlılar yaklaşınca gelenlerin Bileyici Usta ve Taş Yontucu olduğunu anladı. Merakla yerinden doğrulup onlara doğru yürüdü. Atlılar onu görünce “Rahman!” diye bağırdı; “Biz de tam seni arıyorduk!”. Rahman, gelenlerin yüzlerindeki heyecanı ve katılığı görünce «Hayrola, ne oldu, iyi misiniz?» diye onları yatıştırmak, olayı öğrenmek isteğiyle konuştuğu sırada pat diye aldığı yanıtla tüm ruhu ve bedeni kaynadı, taş kesildi. «Baban ölmedi Rahman!». Rahman kendini az biraz toplayacak olduğunda Bileyici Usta devam etti: «Dalaman adisinin attığı bıçak onu öldürmemiş, bayıltmış. Kumral Dede’yle ocaktakilerle günlerdir babanla uğraştık. Onu kurtardık Rahman! Çok ağır hasta ama kurtuldu. Ölmeyecekmiş!». Rahman’ın göz bebekleri büyüdü. Sevinç ile endişe arasında karmaşık duygu fırtınaları yaşadı. Gözü bir daldı, bir odaklandı. Ölen, ölü kalmalıydı; ama zaten ölmemişti. Tüm bu karmaşalar içinde sonunda asker ruhunun vermiş olduğu tavırla «Karacahisar’ı aldık. Onun şöleni vardır. Siz çok yoruldunuz, çok da çalıştınız. Gelin burada yiyin için, dinlenin. Ben ocağa gidiyorum», der demez atlandı. Ermeni Gediği’nin üst yanındaki Kumral Dede Ocağına; yani Hamza Bey Ocağına sürdü.

Rahman türlü düşüncelerle, duygu karmaşalarıyla birlikte ertesi gün yorgun argın Hamza Bey Ocağına vardı. Dülger ve Kumral Dede karşıladı. Su getirdiler. Rahman sudan bir iki yudum alıp aceleyle: «Kumral Dede, babam nasıl?». Kumral Dede kendinden emin tavırda ve ses tonunda babasının yarasının ciddi olduğunu; ama gerekeni yaptıklarını, şimdi iyi olduğunu ve uyuduğunu güzelce anlattı. Eliyle Rahman’ın omzunu sıvazlayıp çekerek birlikte yürüttü. Babasının yanında götürdü. Rahman, babasının yüzüne uzun uzun bakarken epeyi süre daldı. Etrafta hiçliğin sessizliği vardı. Daha doğrusu Rahman, kendini dış dünyaya kapatmıştı. Ta Horasan’dan Merv’e, oradan Konya’ya ve Söğüt’e hangi amaçla geldiğini, hayatın onu nerelere getirdiğini, karşısına neler çıkardığını, neyken ne olduğunu düşündü. Kâh şaşırdı, kâh kıvandı. Babasını bulmaktı amacı ve hedefi. Bunu başardı; başardığı gibi babası bir haince yanı başında öldürüldü. Ardından Türkmen’in umudu Osman Bey ile birlikte akına gitti, Karacahisar’ı aldılar. Onun eğlencesindeyken babasının ölmediğini öğrendi. İşte şimdi karşısındaydı. Uyandığında ona ne diyecekti, ne demesi uygun olurdu, yoksa ilk onun konuşmasını mı beklemeliydi? Kafasında sürekli sorular, karmaşık duygular dolanıyordu. Onu bu hâle sokan biraz da babasının Dalaman Ağa ve Dündar Bey ile yaptığı işbirliğiydi. Acaba her şey göründüğü gibi miydi, yoksa bilmediği bir şey mi vardı? Uçurumlukaya’daki mağarada babasının kılıçları için «Babamın değil bu kılıçlar, usta» deyince babası niçin o kadar öfkelenmişti? Peki, Rahman bunu inanarak mı dedi? O, bu sözü, miti aldamak için demişti. Yürekten demedi. Ancak mit kanmadı. Mit de, Tanrı da bildiğinden şaşmazdı. Salur’u çarptı. Kumral Dede olmasa ölüp yitecekti. Tüm bu yüküyle Kumral Dede’ye dönüp baktı. Kafasını tam önüne çevirirken Kumral Dede’nin kendinden emin bakışı ve tebessümü dikkatini çekti. Ona biraz daha bakıp tekrar önüne dönerken Kumral Dede seslendi: «Haydi oğul, dinlen artık. Savaştan geldin, hiç durmadan at sürdün, bunca düşünce ve duygu yüküne girdin. Dinlen ki sabaha rahatça konuşabilesin». Rahman başıyla onayladı. Yemeğini yiyip yattı.

Derviş Durdu oğlu Kumral Dede güneşle birlikte uyandı. Tıpkı Ermeni Gediği’ne gelişlerinin ikinci yılının sabahında uyandığı gün gibi dopdolu olacağı belli bir gün oluyordu. Yine bir saksağan gördü, ardından kaplumbağa, bal arısı ve sonunda mübarek yüzlü bir kurt. Derviş Dede’nin yüreği yine dolup boşaldı. Gün içinde türlü haberler alacağını anladı. Bunlar olurken geçen sürenin sonunda güneş artık ısıtmaya başladı. Ocak ahalisi yavaştan uyanıyordu. Derviş Dede elini yüzünü yumayuben tekrar avluya döndüğünde üç atlı gördü. Yaklaştıklarında bunların Bileyici Usta, Taş Yontucu ve Osman Bey olduğunu seçti.

Geldiler. Kumral Dede, Osman Bey’i kutladı. «Beyliğinin ilk gününde akın ettin, toprak aldın. Tanrı kut versin sana oğlul! Emmin Dündar’a olanları duydum. Olması gereken oldu. Hak ettiğinden daha azını aldı ya, neyse».

Böyle deyince Osman Bey meraklandı, sözün devamını bekledi. Kumral Dede, Osman Bey’in meraklandığını anladı. Ancak işi Rahman’ın babası Horasanlı Salur Usta’nın konuşmasına bıraktı. Nitekim işin içinde olanlardan biri de oydu. Her şey eğrisiyle doğrusuyla o an konuşulsa daha iyi olur, bölük pörçük olmazdı. O ara ocak ahalisi de ayaklanmaya başladı birer üçer. Herkes günlük işine başlıyordu. Kumral Dede, Osman Bey, Bileyici Usta, Taş Yontucu hep birlikte Rahman ile babasının odasına doğru geçtiler. Odaya girdiklerinde Rahman da yeni uyanmıştı. Osman Bey’i görünce hemen doğruldu. Tedirgindi. Osman Bey ona «Rahatına bak Rahman oğul. Olanları öğrendim. Niye bunları bana anlatmadın? Meğer omzunda nice yük varmış. Bilsem belki yardımım dokunurdu. Benim dokunmasa bile babamız Ertuğrul Gazi’nin illa ki dokunurdu», dedi. Osman Bey’in karşısında Rahman, babasının o aklını kurcalayan işbirliğini düşünerek duyduğu mahcubiyetle ve aynı zamanda onun kılıç ustalığındaki başarısından duyduğu övünçle karışık kaldı. Hiç konuşmadı. Bileyici Usta, Rahman’ın hâlini anladı ve kısa süren sessizliği bitirdi. «Rahman, için rahat olsun. Babanın Uçurumlukaya’daki mağarada o öfkeli konuşuğunu beyimize aktardım. Gerçeğin kanalı işte orasıdır», dedi.

Hepsi birlikte aşağı inip yemek yediler; tekrar odaya çıktılar. O ara Rahman’ın babası Horasanlı Salur Usta da uyanmıştı. Bakıcıları bakımını yapmış, yedirmiş, odadan ayrılıyordu. Odada Kumral Dede, Osman Bey, Rahman, Bileyici Usta ve Taş Yontucu kaldı. Salur Usta, oğlu Rahman’ı ve Osman Bey’i yan yana görünce gözleri doldu. Gururlu ve keşkeli bir bakışla ikisini uzunca süzdü. «Rahman’ım, oğlum!» diye inildedi. Kumral Dede, Rahman’a «Sen başla en baştan», dedi. Rahman «Pekey!» deyip Horasan’dan Merv’e, Tebriz’den Malatya’ya, oradan Konya ve Söğüt’te kadar her şeyi ve herkesi eksiksiz anlattı. Osman Bey de bu konuşma sayesinde bilmediği şeyler öğrendi. Rahman’a güveni ve sevgisi daha da arttı. Salur Usta çok memnun ve kıvançlı bir ifadeyle, heyecanlı bir çocuk gibi kendi eserinin, kendi çocuğunun serüvenini dinliyordu. Onunla ilgili onu bıraktığından beri olan her şeyi öğrenmişti. Ek olarak Ertuğrul Gazi’nin vefatını, oğlu Kara Osman’ın bey olduğunu ve devlet kurma hedefinin olduğunu, Şeyh Ede Balı’nın kızı Malhun Hatun ile evlendiğini ve bir erkek oğlu olduğunu öğrendi. Dündar’ın öldüğünü, Karacahisar’ın fethini, bunun sonucunda Kayıların saygınlığının daha da arttığını ve çevre beylik ve boylardan birçok Türkmen’in onlara katılmaya başladığını öğrendi. Konu nihayet geldi Dündar ve Değirmi Sakal Dalaman Ağa’ya… Şimdi söz Salur Usta’da…

«Horasan’da doğdum. Sonra Merv’e kondum. Bey soylu evdeşimi ve biricik oğlumu bir koyup geldim. Süleyman Şah ile gelenlerdenim. Her şeyden önce Türk’üm. Sonra Oğuz’um, sonra kılıç ustasıyım, sonra bir eş ve bir babayım. Alplığa ve liyakate önem veririm. Oğlum kahraman Rahman’ı nasıl yetiştirdiğim ortada. Onun alplığı, kahramanlığı, biniciliği gibi benim de bu hünerlerim var. Ama asıl işim, asıl hünerim kılıç ustalığımdır. Bu iş benim hayatım, yegâne uğraşımdır. Beni hayata bağlayan tek şey Rahman ve kılıç yapmak… Yaptığım en güzel, en iyi, en sağlam kılıç oğlum Rahman’dır. Eserimi görürsünüz!», dedi ve kıvanarak yerinden zorlukla da olsa biraz daha doğruldu. Devam etti: «Oğlumun beni aradığı gibi ben de onu aradım. “Çok uzak, çizgileri silinmiş bir dünyanın dönen ışığıydı” o… Ama, ama, ama işte… Bir usta yapacağı şeyde en iyi malzemeyi en iyi şekilde değerlendirir. İş görmez, niteliksiz, bozuk malzemeyi kullanmaz. Tabiat da böyle değil mi? Bir sürünün en sağlıklı dişisiyle çiftleşme ve soyunu sürdürme hakkı, erkeklerin arasından seçilen en iyi adayın olur. Bir fırtınada, selde en sağlam, en köklü ağaçlar ayakta kalır. Bir yapıda en iyi, en uygun ağaç kullanılır. Bir aşireti veya devleti en iyi olan tigin yönetir». Bu son cümleyi deyince gözü Osman Bey’de idi. Gözünü çevirmeden kaşlarını çatarak devam etti: «Bir iş için kendi alanında en iyisi olan şeye aklı başında herkes değer verir, kıymetini bilir. İşlenmeyi bekleyen cevher anlaşılmazsa yiter gider. Yazık olur!».

Kumral Dede bu bakıştan ve bu sözden olayı neredeyse çözer gibi oldu; ama acele etmek istemedi. Henüz tavı gelmemişti. Dolu geçeceği belli bu gün artık başlamıştı. Belirtiler gerçekleşiyordu. Daha neler olacaktı kim bilir. Osman Bey de bu bakıştan ve sözden sonra bir şeyler anlar gibi olduysa da tam olarak çözemedi. Bu kısa sessizliğin ardından gür bir ses işitildi. Çıngır çıngır seslerle odaya tavandan aşağı biri girdi. “Başında iki boynuzla donatılmış keçe başlık vardı. Boynunda kınayla boyanmış öküz aşık kemikleri, çengelli sopalar ve çıngıraklar asılıydı”. Bu gelen Barak Baba idi. Kumral Dede’yi selâmladı. Osman Bey’in gözlerinin içine sevgiyle şöyle bir baktı. Bakışının derinliği, gözleri deldi geçti, aştı gitti. Sonra yere baktı, başını sağa sola çevirip titredi. Kendine özgü şekilde pat diye lafa girdi: «Zamanından sonra yaşayabilmektir gerçek yaşamak. Bu da adınla, ününle, eserinle, başarınla olur ancak. Salur’da var bu hak. Ama acemi bahçıvanlar etti bu çiçeği harap». Salur Usta da lafı tam buraya getirmişti. O mağarada kir pas içinde, öfke ve öç içinde, değer bilmezliğin verdiği huzursuzlukla hiçliğin karanlığında ve güneş gibi kızgın ateşin başında günlerini geçiriyordu. Kötü ve yetersiz insanların hak etmediği yerlere gelmesine ve değer görmesine, hak edenlerin bilinmeden, tanınmadan yitmesine, değerinin bilinmemesine, anlaşılamamasına öyle kızıyor, öyle öfkeleniyordu ki Salur Usta… Tanrı bile bilinmek istediği için başlatmadı mı her şeyi? İnsanlar da onun vahdetinin kesreti değil mi? Salur Usta doldukça doldu. Tam tava gelmişti. Kumral Dede bunu ondan sezerek konuş oğul Salur dedi.

Salur Usta, Barak Baba’dan ve Kumral Dede’den olur alınca açtı ağzını yumdu gözünü; ama yüreğindeki neyse onu dedi; ne eksik, ne fazla. O mağaradaki bilinç akışı neyse, içinden geçirdikleri neyse, huzursuz olduklarına yaptığı konuşturma neyse hepsini bir bir anlattı. Öyle boşalttı ki yüreğini, yılların yükünü bir anda üstünde attı. Kuş gibi hafifledi. Vurduğu çekiçte, su vermedeki cıss sesinde başkalarını düşündüğü yerleri anlatırken Barak Baba da gülmüştü. Bileyici Usta’nın dediği “gerçeğin kanalı işte orasıdır” sözü doğru çıktı. Olay buradan çözülmüştü. Ancak eksiklik vardı.

Tüm bunlar Dündar ile Dalaman’la işbirliği yapmak için geçerli miydi? İşte orasını Rahman sordu. O da rahatlamıştı; ama beynindeki bu kıymık hâlâ duruyordu. İş hayra giderken, tam tavındayken bunu sordu, Salur anlattı. «O iki dangalak beni kullandığını sanıyordu; ama asıl ben onları kullanıyordum. Benden bir deve yükü kılıç istediler. Ben kılıçlarımın ünü duyulsun, değerim bilinsin diye yapıp verdim. O ikisinden medet ummadım. Dündar gibi yol yordam, usul erkân, saygı ve vakar bilmeyen adama tenezzül edecek değilim. Ben kılıçlarımı eline alacak bahadırlardan, Türkmen’den medet umdum. Kayılar şimdiki meşruiyetinde değildi o zaman. Anadolu’da bir sürü boy var, beylik var. Hepsine sorsan en iyisi kendisi. Hem de Türkmen değil mi hepisi? Değerimi bilmeyen, ama benim yaptığım kılıcı taşıyan Kara Osman beni fark etmediyse niye onu destekleyeyim; tek Türk onlar mı kaldı Anadolu’da? Kim iyiyse, kim daha çok hak ediyorsa zaten kendini gösterir, engelleri aşmasını bilir. Bu Kayı oldu; o olmasa başkası olacak idi. Engel aşmadan, aşınmadan, zorluklarla mücadele etmeden, yarışmadan kim niye desteklesin birini? Hayvanlarda bile en iyi olan, en güçlü olan kazanmıyor mu? Bakın karındaşlar, ben boyculuk, aşiretçilik yapmam. Yapılmasını da sevmem. Önce burada anlaşalım! Belki bu düşüncem bu zamana uygun değildir; ama budur. Şimdi Kayılar kesin olarak meşruiyet kazandılar. O hâlde artık onları desteklerim. Tüm sanatım, zanaatım onların hizmetindedir. Böyle olmasa idi ben yine ne yapıyorsam onu yapardım. Kim, hangi boy, hangi beylik benden kılıç isterse yapardım.

Hepiniz iyi bilirsiniz ki o keçi kokan dediğiniz Moğol da bizim kandandır. Aha, Barak Baba da keçi kokar». Barak Baba konuşmaya kilitlenmiş, pürdikkat dinliyordu. Salur devam ediyordu: «Karabudun keçi kokar, koyun kokar, bunda ne var? Nogay da bizim kandandır, Tatar da. Çavuldur da Çepni de, Avşar da, Kınık da, Kıpçak Memlük’ü de… Kendi içimizde savaşırız diye ayrı töre, ayrı kan mı olduk, ayrı atalardan mı geldik? Moğollar kendini Oğuz Kağan’a bağlamaz mı? Türk, Tatar, Moğol bir kurttan türemedik mi? Eskiden İlteriş Kutluk Kağanlı, Kapgan Kağanlı, Bilge Kağanlı, Köl Tiginli, Tonyukuklu Türkler, bizim Oğuzlarla savaşmadı mı? Bizim Oğuzlar, Kırgız’la ve hatta sinsi Hıtay’la birlik olup onlarla savaşmadı mı? Moğol akınları olmasaydı Anadolu’da birleşip devlet olmaya kaç tane Türkmen boyu bulacaktık? O akınlar sayesinde deniz dalgaları gibi birbiri ardınca batıya göçen Türkmenlerle koca Anadolu’yu yurt tuttuk. Her hayırda şer, şerde hayır vardır. Biz de böyleyiz işte. Savaşacak biri bulamayınca birbirimizi yeriz, kendi kanımızı dökeriz. Acaba bizim kadar hem yabancıyla hemi de kendisiyle savaşan bir millet daha var mıdır şu dünyada?».

Barak Baba bu sözleri çok sevdi. Salur konuştukça titreyerek, cezbelenerek dinledi. Konuşma boyunca üstündeki kemikler, sopalar tıngır mıngır ötüyordu. Ağzından köpükler gele gele vecde geldi ve Kumral Dede’ye dönerek konuştu: «Kumral Dedem, eskiden Aşına ve Aşihte soyu vardı. Bir ara Tuğluk soyu vardı. Şimdi Börçigin soyu vardır, Moğol’dadır. Devlet bu soydadır. Ama bu doğudadır. Ata yurttadır. Şimdi batıda, burada, Anadolu’da neredeyse hep Oğuz var. Bize bir hükümdar uruğu da gerektir». Kumral Dede söze girdi: «Beni çağırmadığınız meşverette aldığınız kararı mı dersin yoksa? Onu bana anlattılar, haberim var». Barak Baba kafa salladı ve dahası var bakışıyla sözüne devam etti: «İşte ben derim ki Türkmenler, Oğuzlar arası bir devletlü soy çıkaralım. Bu da Kayı olsun. Kayı boyu efsanesini Oğuzname’ye dayandıralım, tarihçilere de öyle yazdıralım. Aynı rüya uydurmamız gibi Kayı kurgumuz da olsun. Şeyh Ede Balı ile Osman Bey’in rüya kurgusuyla dinî, Kayı boyu kurgusuyla siyasî meşruiyet kazanalım»
– Pekey! Bu iş yattı aklıma.

Osman Bey bir şey anlamadı. “Ne rüyası, ne Kayı kurgusu?” diye sordu. Kumral Dede büyük bir sevecenlik ve doluluk ile “Sen karışma oğul. Bu iş bizliktir. Sana yol verdik, yolundaki yolluğunu hazırlamak da bizim işimizdir”, dedi. Der demez pencereye bir güvercin kondu. Barak Baba ona dönüp: “Hoş geldin gözcümüz Karaca Ahmet”, dedi. “İşte böyle böyle oldu. Bizim karındaşlara haberi sen ver”, dedi. O odada dervişlerden gerisine bir suskunluk, şaşkınlık ve hayranlık çökmüştü. Hepsi tüm bu konuşmaları, olup bitenleri düşünüyordu. Rahman esriklik içinde esriklik yaşamış, bu dünyadan çoktan kopup çok derinlerde inmişti. Çok mutluydu. Barak Baba “Yetti bu kadar gevezelik, ben gidiyom acelelik. Kalın sağlıcakla”, dedikten sonra birden durarak şöyle dedi: “Rahman ile Kumral Dede sanki aynı kişidir. İkisi de doğudaki Türk Eli’nden batıdaki Türk Eli olacak Anadolu’ya bir amaç için gittiler. Biri öğseğisini bulmaya, diğeri babasını. Biri eren idi, diğeri alp… İkisi de birbirinin hayatını kurtardı. Birbirine yoldaş oldu. İkisi de muradına erdi; ama Rahman sanki yarım kaldı”. Rahman hâlâ o büyülü baygın hâlindeyken sordu: “Nasıl yarım, baba?”. Barak Baba gülerek: “Kızılağaç benimsin / Yaprakların delinsin / Git de otur yanında / Aryetta kız sevinsin” demesiyle gitmesi, gözden kaybolması bir oldu. Rahman’ı bir büyülü âlemden diğerine attı, dağıttı gitti.

Metnin dipnotlu PDF halini indirmek için tıklayın: Konak Ek Bölüm – Babalar Meclisi

Kategoriler: Genel

AlpAytekin

Kökten Türkçü, pagan, liyâkatçı, militarist. Halkbilimci...

 487 kez okundu.