Çok şiddetli yağmur başladı. Ara ara gök gürlüyor, şimşekleri sislerin üzerinde ışıldıyordu. Yağmur sırasında ve sonrasında gelen toprak kokusu1 çok güzeldi. Ancak dikkat çekiciydi. Çünkü çok şiddetliydi. Sanki toprak, hava, su birleşmiş de bu kokuyu özel olarak yayıyormuş gibiydi. Etraf toprak kokusuyla, su birikintileriyle, göğün görklü sesiyle, sisle sarılmıştı. Yağmur betona vurunca toz kaldırıyor, kalkan toz sisle karışıyordu. Giresun’da böyle havalar normal olsa da şimdiki bir farklıydı.

Ay Bögü, kafa dağıtmak için evinden dışarı çıkmış, dışarıda gezerken bu havaya yakalanmıştı. Çardaklar, çatı dipleri derken kendini korunaklı bir yere atabildi. Doğanın sesinden başka hiçbir ses yoktu. Ortalık çok ıssızdı. Şiddetli yağmurdan, yelden dolayı herkes bir köşeye çekildi diye düşünürken bir yandan da etrafa göz gezdirmeye başladı. Hiç kimseyi göremedi. Giresun’un tam merkezinde böylesi bir durum ilginçti. Meraklanıp özel olarak sağı solu taramaya başladı, yine kimseyi bulamadı. Bu onu hem meraklandırmış hem heyecanlandırmıştı.

O sırada bir hışırtı işitti. Sağa sola baktı, gözüne epeyi ileride hareketli bir cisim ilişti. Dikkatli bakınca bunun bir geyik2 olduğunu gördü. Şaşırmıştı. Şehrin ortasında geyiğin ne işi var? Yağmurdan dolayı ortalık ıssızlaştı diye geldiyse de yağmur başlayalı daha yarım saatten biraz fazla oldu, bu kadar kısa zamanda niye şehre insin, diye durumu sorguladı. İlgisini çeken geyiğe doğru yürüdü. Belli bir mesafe yaklaştıkça geyik yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Ay Bögü geyikten uzaklaşıp kaybetmemek ve yağmurdan korunmak için hızını artırdı. Geyiğin peşinde Giresun Kalesine kadar çıktı. Koca yerde ikisinden başka kimse yoktu. Geyik hep yaya yolundan yürüyor, kaledeki yeşil alanlardaki zor yerlere gitmiyordu. Derken Topal Osman Ağa’nın türbesine kadar çıktı, Ay Bögü de peşine gitti.

Türbeye varınca duman bastı, karanlık oldu. Ak maral gözden kayboldu. Dumana doğru yürürken geyiğin boynuzunu gördü. Tutmak için elini uzattığı sırada birden boşluğa düştü, bayıldı.

Ay Bögü zaman kavramını yitirdi. Ne kadar baygın kaldığını, kendisine ne olduğunu, geyiğin takibini düşünürken sesler işitti. O sıra sis ve duman kayboldu. Bir baktı ki güneşli bir günde bir kahvehanede sandalyeye oturmuş, masanın üstüne kapanmış, yatıyor. Başını kaldırıp çevresine bakındı. Her şey ona farklı göründü. Az önce işittiği sesler iyice yaklaştı. Bunlar konuşma sesleriydi. Ay Bögü bütün bu kafa karışıklığı, bilinmezlik, korku içindeyken her şeyi bir kenara atıp konuşmaya dikkat kesildi. Orta yaşlarda iki adam konuşuyordu. Pürdikkat onlara kilitlendi.

Kıvırcık saçlı, esmer tenli, sakallı, şişman vücutlu olanı konuştu: «Yahu, tamam da Osman Ağa da kendini hükümet sanıyor. Vatanı kurtarmak ona mı kaldı?». Açık tenli, tıraşlı, düzgün fizikli olanı kaşlarını çatarak: «Abdullah Efendi!3 Yunan, İzmir’e girdi; İngiliz, Samsun’a. Mondros Ateşkesiyle ordumuz terhis edildi. Elimiz kolumuz bağlıyken bizim için, vatan için uğraşan, büyük işler de başaran bu adama destek olacağın yerde niye ona muhalefet edersin?». Abdullah Efendi: «Bu adam tek başına, bir avuç çetesiyle koskoca İngiliz’e, Yunan’a, onların desteklediği Pontusçu Rumlara karşı ne yapabilir? Bunlarla iyi geçinmemiz gerekirken bu adam çok sert yöntemleriyle kardeşliğimizi bozuyor. Görmez misin bunu Dursun Efendi?». Dursun Efendi iyice kızarak hızlıca saymaya başladı: «Sende hiç utanma arlanma yok mu be adam? Vatanın ve milletin düşmanlarına iyi niyet göstererek her istediklerini vermek haysiyetsizliktir. Yani senin yaptığın! İngiliz ve Yunan devlet… Askeri çok, parası çok, topu var, tüfeği var. Bu yörede elden gelen yıpratma ve yavaşlatma taarruzlarıdır. Bu çeteler ha bire Türk köyü basıp ahaliyi kadınıyla çocuğuyla öldürmüyor mu? Tecavüz etmiyor mu? Parasını almıyor mu? Ama o, Doğu Karadeniz’de Rum devleti kurmaya kalkan Pontusçu çetelere nefes aldırmıyor. Bir Türk olarak ona şerefini borçlusun da sende olmadığı için farkında değilsin». Abdullah Efendi: «Haddini bil, haddini aşma!». Dursun sert bir “Defol git!” dedikte araya başkaları girer ve ayırırlar.

Ay Bögü bütün bu tartışmayı göz kırpmadan, öfke ve heyecan içinde izledi. Burnu kanamıştı. Baktı ki Dursun Efendi yanına; yani kahveye doğru geliyor. Az önceki kavgayı ayıranlarla birlikte içeri girdi. Onlardan birine kahve yaptırdı, kendisi sigara içmeye dışarı çıktı. Kendisine şaşkın tavuk gibi bakan Ay Bögü’yü görünce:
– Evladım, sen kimsin böyle üstünde aban, zıpkan, başında kabalağınla? (Gülerek) Yoksa Türk çeteci misin?
Dursun Efendi biraz gülümseyince Ay Bögü de rahatladı. Heyecanla:
– Evet! Yok! Osman Ağa nerde? O Abdullah denen adam kim?
– Ne diyorsun oğlum, sırayla konuş. Evet mi, hayır mı? Sen ne edece’n Ağa’yı? Sakince baştan anlat bakayım bana, kiminsin sen?
– Ben Sürmeneliyim. Büyükbabamın adı da Dursun. Dursun Çavuş derler. Bıçak ustasıdır. Bana Ay Bögü derler.
– Sürmene he mi? Sen yoksa cemiyetten misin?
– Evet amca. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetindenim.

Dursun Efendi’nin gözü bu genci tuttu, kanı ısındı. O sırada kahvesi de geldi. Oturdular karşılıklı. Ay Bögü sordu:
– Yerler niye kuru? Yağmur yağmadı mı birkaç saat önce?
Dursun Efendi:
– Oğlum senin aklın arada gidip geliyor herhalde. Bir haftadır yağmur yağmadı ki.
Ay Bögü bunun üzerine bu adama hayal meyal hatırladığı, gerçek mi, yoksa düş mü olduğunu anlamadığı geyiği de sorsa kızar diye düşündü. Ortamı hiç bozmadan deminki kavgaya döndü.
– Bu Abdullah dangalağı kimdi? Türk mü?
– Olmaz olsun öyle Türk! El altında çok usulsüz iş çevirir. «Ermeni feneri gibi döner». Tuzu kurudur. Elinden tespihi, ağzından mırıldanması eksik olmaz. Sürekli dinden imandan bahseder; herkese vaaz vermeye kalkar. Yüksek meseleler hakkındaki fikirlerini anlatmaya gerek yok, anlamışsındır. Her devrin adamıdır.
– Anladım da çok öfkelendim. Bunu yanına bırakmamak gerek. Zaten Pontusçu palikaryalar da böylelerine saldırmıyor. Onları kendilerinden görüyorlar.
– Evet, bunlar da «bana dokunmayan yılan bin yaşasın» kafasındaki insanlar. Millî şuurdan, haysiyetten, şereften uzak sivrisinekler.

Konuşma sürerken yan masanın üstünde bir gazete gördü Ay Bögü. Uzanıp aldı. Üstünde eski yazıyla “Gedikkaya” yazıyordu. Çok heyecanlandı. Bu gazete Osman Ağa’nın millî mücadeleye destek için Giresun Müdafaa-i Hukuk bünyesinde çıkardığı gazeteydi. Başyazarı da kendisiydi. Dursun Efendi bu ilgisini fark edince sordu:
– Okuman yazman var, değil mi?
Ay Bögü şaşırarak: E herhalde.
– İyi iyi. Osman Ağa fırsat buldukça gazeteye uğrar, diyeceklerini toplu bir şekilde deyip yazdırır. Gazetede basarlar. Senin olsun o gazete. Ben işime döneyim. Sen yanıma sık sık uğra, şu harçlığı da al, lazım olur.

Ay Bögü yana yakıla çok sevdiği Osman Ağa’sını bulmak, Pontusçularla ve yerli satkınlarla savaşmak istiyordu. İçinde öfke, öç, umut ve heyecan yumak olmuş titreşiyordu. Belindeki Sürmene kamasından başka silahı, cebinde Dursun Amca’nın verdiğinden başka parası yoktu. Doğru düzgün bir şey hatırlayamıyordu. Kafası allak bullaktı. Öylece yürürken geldiği bir dere kıyısından yukarı doğru çıktı. Ağaçların yanında bir geyik gördü. Geyik, ağacın arkasına kaçıp gözden kayboldu. Ay Bögü ağacın arkasında gelince karşısında geyik yerine bir insan gördü. Elinde kemençe vardı. Ay Bögü anladı ki bu adam farklı bir adam, derin bir adama benzer. Bu bir ozandı. Ay Bögü’nün elindeki Gedikkaya gazetesine baktı, yüzünü çevirmeden sordu: «Kimsin sen?». Ay Bögü, kendini demin Dursun Amca’ya tanıttığından daha farklı tanıtması gerektiğini anladı. Şöyle dedi: «Ben Osman Ağa’mın gönüllüsüyüm, onu ararım». Ozan konuştu: «Onu bilirim. Olmadı. Kendini söyleyerek tanıt» dedi ve kemençeyi çaldı. Ay Bögü ayttı:

Sütgölden4 kurtuldum, çıktım aradan
Yigirmi yaşında doğdum anadan
Atsız Ata’dan ve İlyas Baba’dan
Ay gibi doğmuşum, Sürmene yış’ta
(devamı)

Ozan «Şimdi oldu!», dedi ve sordu:
– Selama teslim misin?
Ay Bögü biraz düşündükten sonra:
– Değilim! Ozan:
– Dediğimi iyi anladın mı?
– Anladım. «Otu çek, köküne bak».
Ozan tebessüm etti. «Beni izle, hiç konuşma» dedi. Birlikte dere boyu yürüdüler, daha ıssız bir yere geldiler. Ozan, mezara benzer bir çukura girmesini istedi. Ay Bögü sorgusuz girip yattı. Gün açarken uyandı.

Yağmur yağıyordu. Yola koyulan Ay Bögü, Dursun Efendi’nin kahvehanesine giderken birkaç sokak ötede Abdullah Efendi’yi gördü. O aslında bir kişi değildi. Toplumun yüz karası kesiminin ete kemiğe bürünmüş bir temsiliydi. Ay Bögü, “erdemsiz ahmak yığınları” diye adlandırdığı bu kesime karşı iki yöntem düşünüyordu: Islah veya itlaf. Düzelme, anlama, iyileşme potansiyeli olanlar ıslah edilmeliydi. Hiçbir şekilde düzelmesine, pişman olmasına imkân olmayacak derecede kör cahil ve çürük olanlar ise itlaf edilmeliydi. Tarlada, fabrikada veya ağır ve pis işlerde devlet ve millet hizmetinde köle yapılmalıydı. Bir Türk vatandaşına organ ihtiyacında zorunlu organ bağışçısı olmalıydı.

Ay Bögü, bir kahvehanede iki arkadaşıyla birlikte nargile çekerken bulduğu Abdullah Efendi’ye sordu:
– Sen dün Dursun Efendi’yle tartışan kişi misin?
– Evet delikanlı, hayırdır?
Ay Bögü onunla konuşmak istediğini deyip ortamı ayarlayınca çaylar söylendi, o sordu:
– Düşün ki dışarda yürürken iki evde yangın çıktığını gördün. İkisine de eşit uzaklıktasın. Bunlardan biri senin evin… İlk hangisine koşarsın?
– Tabii ki kendi evime.
– Peki, diğer eve daha yakın olsan, yine de ilk kendi evine mi koşarsın?
– Elbette.
– Evine gelen konuk üç günden çok kalır da gitmezse, seni bastırıp ev sahibi gibi davranırsa rahatsız olur musun?
– Herhalde olurum. Onu kovarım, haddini bildiririm.
– Şimdi bu verdiğim örnekleri kanında bir damla Türklük kaldıysa vatan üzerinden düşün. Türkler bu devleti Doğu Roma İmparatorluğu’nu yenerek ve kimseden icazet almadan kendi kurdu, kendi yönetti. Asırlarca devletimiz için savaştı, vatanın kan ve can vergisini ödedi. Tüm bunlar olurken içimizdeki yabancılar askerlik yapmadı, ticaretle uğraşarak zengin oldu. Devletimiz güçlüyken iyi göründüler; ayağımız biraz tökezleyince gerçek yüzlerini gösterdiler. İşte bunlardan yalnızca ikisidir Rumlar ve Ermeniler.
Ay Bögü’nün burnu yine kanadı, devam etti:
– Rum demek Roma vatandaşı demek. Antik Anadolu halklarının mirasını sürdüren Ortodoks Hıristiyanlardan başka bir şey değiller. Şimdi de İzmir’i işgal eden Yunan’dan, Samsun’a asker çıkaran İngiliz’den her türlü maddi manevi destek alarak daha dün birlikte yaşadığı Türklerin silahsız ve erkeksiz köylerini yıkıp yağmalamaya başladılar. Ermeniler desen tarihlerinde bir kere bile bu coğrafyanın hiçbir yerinde hâkim güç olamadılar. Hangi devlet güçlüyse onun kulu oldular. Bunlar da Rusların desteğiyle Türk köylerine saldırıyor. Abdullah Efendi! Bu ülkede Türk dili, Türk kültürü hâkimdir. Bu ülke maddî, manevî her şeyiyle Türk’e aittir. Böyle de kalacaktır!
– Evladım iyi diyorsun da imparatorluk…
– Hiç imparatorluk deme! Biz her zaman Balkanlar, Anadolu ve Kafkaslardan ibarettik. Arabistan ve Kuzey Afrika’ya yalnızca vali gönderirdik. Oraya para yığar, asayişi ve adaleti sağlar, gerisini kendi hâline bırakır, karışmazdık. Oralar işgal olunca savaşan yine Türk’tü. Oradaki Araplar değil! Onlar bizi İngiliz’e sattı! Şimdi hepsi Türk düşmanıdır. İyilikten maraz doğdu. Balkanlarda durum ortadadır. Savaşı kaybettik. Kırılan Türk oldu. Kafkaslar ortada. İleri sınırları kaybettik. Kâzım Paşa (Karabekir) ile Anadolu’ya yakın yerleri savunuyoruz. Yalnızca Anadolu kaldı. Devlet-i muazzama şimdi buraya göz dikti. Burası giderse biz de gideriz. Bu Türk’ün ölüm kalım savaşıdır. Paşa da bunu der, anladın mı?
– Anlıyorum. “Ya istiklal ya ölüm!”, diyor.
– Ee? İşine mi gelmiyor? Demin sorduğum sorularda hep kendini düşünen yanıtlar verdin. Haklıydın da… İnsan bencildir; makul dozda öyle de olmalıdır. Ama sen benmerkezcisin. Bu çok çirkin yerlere varabilir. Ancak millî bencillik, gerekli ve kaçınılmazdır. Hiçbir tarihî, hukukî, aklî, meşru hakkı olmadan Rumlar Doğu Karadeniz’de, Ermeniler Doğu Anadolu’da, Yunan Batı Anadolu’da devlet kurmak için oralardaki Türkleri kırıyor. Bizim vatanımızda devlet kurarlarsa orada barınabileceğini mi sanıyorsun?
– Niye olmasın, benim için sorun yok.
– Sen öyle san! Kaybettiğimiz topraklardaki Türkler kırıldı, sürüldü, hastanedekiler boğazlandı, tutsaklar parayla satıldı. Anadolu’ya sıkıştık. Memleket ateş alanıdır. Ordumuz terhis edildi. Silah yok, cephane yok. Tek umudumuz Millî Mücadele’dir. Bu mücadelenin Doğu Karadeniz kolu da Osman Ağa’dır.
– Neymiş bu Osman Ağa ya, alt tarafı bir çeteci!
Abdullah Efendi’nin yanındaki arkadaşları da söze girerek destekledi. Ay Bögü onlara dönerek:
– Osman Ağa’yı iyi tanırsınız; özellikle de iyi geçinmeye çalıştıklarınız… Ben kısaca hatırlatayım. Ağa Dayı’m, Türk Millî Mücadelesinde Doğu Karadeniz kolunun mahallî milis güçlerinin reisidir. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetinin Giresun şubesinin kurucusu ve reisidir. Giresun belediye reisidir. 47. Giresun Gönüllü Alayı’nın kurucusu ve kumandanı, Gazi Mustafa Kemâl Paşa’nın fedaisi, TBMM’nin muhafızlığını yapan Riyaset-i Celile Muhafız Bölüğü’nün kumandanıdır!
Ay Bögü, Abdullah Efendi’nin yanındaki iki adamın hâli ve tavrından söze devam etmesi gerektiğini anladı.
– Gönüllü birlik toplayıp gittiği Balkan Savaşı’nda sağ diz kapağı şarapnel parçasıyla parçalandı. Şişli Etfal Hastanesi’nde kendi isteğiyle narkoz almadan ameliyat oldu. Doktoru acıya direncine şaştı kaldı. Bu olaydan sonra lakabı Topal, unvanı Gazi oldu. Memlekete dönünce Cihan Harbi başladı. Yine gönüllü olarak Harşit çayında Ruslarla savaştı, Batum’a kadar girdi. Tifoya yakalandı. Yakılan her Türk köyüne misilleme üç Rum köyü yaktı. En güçlü Rum çete reislerini çetesiyle birlikte öldürdü. Rumların silah deposuna çevirdiği tüm kiliseleri bulup yaktı yıktı. Tuttuğu düşmanı kâh astı, kâh diri diri yaktı. Kimini gemi kazanlarında, kimini evinde, kimini mağarada… Pontusçulara baş eğdirdi, diz çöktürdü, dehşet verdi. Ermeni tehcirinde gönüllü oldu, büyük hizmetler gösterdi. Bütün bunlar olurken Ermeni ve Rumlar, sizin gibi satkınlarla birlikte Osman Ağa’yı İstanbul’a şikâyet etti.
Başına şiddetli bir ağrı saplanan Ay Bögü, konuşmasına devam etti.
– Bu yüzden hakkında ölü veya diri tutuklama kararı çıktı. O hâlde bile boş durmayıp savaştı. Yunan gemisiyle gelen Kızılhaç Heyetinin, Taşkışla’ya astığı Pontus bayrağını indirip parçalatarak yerine Türk bayrağını astı! Doğu Cephesinde Ermeni harekâtına Kazım Paşa’nın emrine 1 tabur gönüllü yolladı. Sakallı Nureddin Paşa’yla birlikte Koçgiri Kürd ayaklanmasını bastırdı. Tek ve son umudumuz Mustafa Kemâl Paşa’nın fedaisi ve muhafızı oldu; onu her yerde korudu. Çerkez Ethem’in, Paşa’ya yaptığı iki suikast girişimini engelledi. Bu adam daha ne yapsın?
– Bak delikanlı, dediklerin doğru. Ama ben işimi sağlama alırım. Bu sayede geldim bugünlere. İngiliz ve Yunan kazanırsa millî mücadele destekçilerinin hâli ne olur, bilirsin. Üstün taraf onlar; biz savunmadayız. Ne kadar direnebileceğimiz meçhul. Asker, silah, cephane azlığından yakınırsınız. Onları zaten desteklemem. Ne olacaksa olsun. Ben işi kadere, Allah’a bırakıyorum sadece. Siz kazanırsanız ne ala! Yok, düşman kazanırsa onlarla iyi geçinmek isterim.

Ay Bögü anladı ki nice söylerse bayağıdır. Böylesinin kafasına vura vura yaptırmalı. Şerefi, namusu, haysiyeti olmayan ne vatansever, ne milliyetçi olurdu. Zaten insan iletişiminin yarısı boş konuşmaya dayanırdı. Oradan ayrıldı. Başı tekrar ağrıdı. Etrafını belli belirsiz algılıyor, anlayamadığı sesler işitiyordu. Derken aklına bir fikir geldi; Dursun Efendi’ye gitti. Abdullah Efendi’nin evini ve dükkânını bir gece vakti yakmak istediğini anlattı. Dursun Efendi karşı çıkıp:
– Genç, yaklaş. Ben Osman Ağa’nın muhbiriyim. Balkan Savaşı’na gönüllü gidenler arasında ben de vardım. Sen içini rahat tut. İkna edebildiğini millî mücadelemize ikna et, edemediğini boş ver. Osman Ağa her şeyden haberdar.

Aradan yıllar geçti. Türkler, Sakarya Meydan Muharebesi ile dirilmiş, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile içerdeki ve dışardaki tüm düşmanlara baş eğdirmiş, diz çöktürmüştü. Devlet-i muazzama şoktaydı. Türk’ün süngüsü, düşmanının namusuna gök girdi, kızıl çıktı. Ankara’daki Türk Meclisi Hükümetinde yeni devletin doğum sancıları vardı. O sırada Topal Osman Ağa da şehit düşmüştü. Dursun Efendi ise Büyük Taarruz’da şehit düşmüştü. Cumhuriyet ilan edildi. Ulus kurtuldu. Her yerde kutlamalar, eğlenceler… Ay Bögü gezinirken Abdullah Efendi’yi gördü. Kravatlı ve ceketliydi. Türkiye Cumhuriyetini, Türk ordusunu, Mustafa Kemâl Paşa’yı övüyordu. Devlet memuru olmuştu. Milliyetçi, vatansever kesilmişti. Gerçekten de Dursun Efendi’nin dediği gibi her devrin adamıydı.

Ay Bögü şiddetli bir baş ağrısı daha yaşayınca gözünü açtı. Dehşete düşmüştü. Beyaz bir odanın içinde seruma bağlı yatıyordu. Burası bir hastaneydi. Dışarıda şiddetli yağmur ve gök gürültüsü vardı. Odasındaki TV’de Açılım Sürecinden konuşuluyordu. Bilinci yavaş yavaş yerine gelirken hatırladı. Kendisi Asteğmen Aytekin’di. Bir sınır karakoluna yapmakta oldukları intikal sırasında Kürd köyünden açılan ateş sonucu yanındaki askerlerle birlikte girdiği çatışmada vurulmuştu. Artık uyandı. Başı dönüyor, burnu kanıyordu. Ses ve görüntü sanrıları5 yaşarken odanın içinde yine o ozanı gördü. Ozan kemençesini çalıp ayttı:

Öyküyü yazan yaşam / Her akşama bir makam / Hey gidi arkadaşlar / Öykümüz oldu tamam.
Öyküyü yazan adam / Etsene biraz devam / Affedin arkadaşlar / Öykümüz oldu tamam.

Başlangıç: 16 Ekim 2017 Pazar
Bitiş: 6 Kasım 2017 Pazartesi

1 Antik Yunanca “taş” anlamındaki “petra” ile “tanrıların kanı”nın adı “ichor” birleşiminden oluşan “petrichor (petrikor)” sözcüğü, yağmurdan sonra gelen toprak kokusunun adıdır. Sözcük, 1964’te biri Avustralyalı, diğeri İngiliz iki doğa bilimci tarafından türetilmiştir. Sözcüğün popüler kültür aracılığıyla tanınmasını sağlayan durum ise Dr. Who adlı dizinin 6. sezon 4. bölümünde geçmesidir.
2 Türk mitolojisinde ve diğer sözlü anlatılarında bura, pura, maral, sıgun adlarıyla da geçen, doğa kültlerinden hayvan kültü kapsamına giren oldukça önemli ve kutsal bir hayvandır. Genelde 6 temel işlevde karşımıza çıkar. Bunlar türeyiş, av hayvanı, yol başçı, don değişme, hükmedilen hayvan ve koruyuculuk işlevidir. Bkz: KARADAVUT, Zekeriya; YEŞİLDAL, Ünsal Yılmaz (2007). Anadolu Türk Folklorunda Geyik. Millî Folklor, Yıl 19, Sayı 76.
3 Abdullah adını seçmemde iki neden var. Birincisi, sözcüğün “Allah’ın kulu” anlamına gelmesinden hareketle alelade, sıradan, vasıfsız biri etkisi oluşturmaktır. İkincisi, Osmanlı Devletindeki devşirme sisteminde, devşirilen kişinin baba adı her ne olursa olsun, arşivlere “Abdullah oğlu/kızı” olarak kaydedilmesidir. Böylece bu ad üzerinden kastettiğim tipi netleştirmiş oldum.
4 Türk-Moğol mitolojisinde sütgölü, sütköl, sötköl, akköl, akgöl adlarıyla da bilinen yer, yaşam ağacının üzerinde, göğün 3. katında, yaşam gücü taşıyan göldür. Yaşamın kaynağıdır. Yeryüzünde doğacak olan tüm ruhlar bu gölün içindedir. Doğacak insan veya hayvan yavrusunun ağzına bu gölden bir damla süt damlatılır. Bu süt ona can ve ruh olur. Bu işi varyantlara göre yaşam ağacının içindeki Kübey, Umay/Ayzıt veya Yayık yapar. Süt saflığı ve temizliği simgeler. Nasreddin Hoca’nın gölü süt olarak düşünüp maya çalması arasında alegori kurması, sütgöl inancının toplumsal bilinçaltında yansıması olabilir.
5 Sanrı: Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ancak gerçekte olmayan olguları algılaması, yaşaması, varsanı, birsam, halüsinasyon.TDK Büyük Türkçe Sözlük

Bu yazıyı PDF formatında indirmek için tıklayın: Kangren


AlpAytekin

Kökten Türkçü, pagan, liyâkatçı, militarist. Halkbilimci...

 436 kez okundu.