Bugün 30 Ağustos 2011. Yüce ve üstün Türk ırkının; Batı Türk-Eli’ndeki milletini esîr, vatanını işgâl etmeğe uğraşan Yunan yağısına karşı verdiği kutlu Kurtuluş Savaşı’nın kesin yenişinin 89. yıldönümüdür. Cephelerimizde ayna gibi parlayan süngülerin, yıldırımlar gibi dağlardan aşan çelik ordularımızın, tuğu kaldırmış komutanlarımızın ve çerilerimizin, tasmalı Yunan ordularını bozulup yok ettiği kutlu bir “millî bayram”dır.

Bayram, Türkçe kökten gelme bir kelimedir. Toplu bir halde sevinme ve eğlenme anlamına gelir. Buna göre milli bayramların da bütün milletçe kutlanan gün olması gerekmektedir.

Son yıllarda Türkiye’de de bayramların bollaşmış olması üzerinde durulacak bir meseledir. Her olayı bayram yapmakla milletler hiçbir şey kazanamaz. ‘Deliye hergün bayram’ atalar sözündeki gizli hüküm çok yerindedir.

Milli bayramların bütün milletçe itirazsız benimseneceği bir gün olması için bunun ya bir bağımsızlık günü yahut da tesiri çok ileriye uzanan ve kader değiştiren kesin sonuçlu bir zafer günü olması lazımdır.

26 Ağustos aynı zamanda Büyük Taarruzun da başladığı gündür. 30 Ağustos 1922 Başkumandan (Rum Sındığı) savaşının kazanıldığı gündür. Türkiye’nin kuruluş senesidir. 13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi bir ‘Sath-ı müdafaa’ savaşıdır. Bir kahramanlık destanıdır. Sonuçları bakımından da çok büyüktür. Bu zafer yalnız Türkiye’de değil bütün Türk dünyasında sevinçle kutlanmıştır [1]

1922 senesinin 30 Ağustos’u ile onun başlangıcı 26 Ağustos önemlidir, birdir. 26 Ağustos 1922, aynı zamânda Malazgirt Meydan Savaşı olan 26 Ağustos 1071 ile de denk düşmesi bakımından önemlidir.

Atalarımıza, şanlı mâzîmize, yüce târihimize karşı bir börü selâmı ve saygı duruşu niteliğinde olan bu yazımızda sırasıyla, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ile birlikte, 30 Ağustos Yenişi’ni öğretici, millî terbiye ve rûh verici, açıklayıcı ve kavratıcı şekilde kaleme almağa çalışacağız.

Ağustos, tarihimizde mühim ve şanlı bir aydır. 26 Ağustos 1071 ile 30 Ağustos 1922, aynı düşman millete karşı iki büyük ve örnek zaferin kazanıldığı dönüm günleridir. Birincisi, millî şuurun da şimşek gibi çaktığı bir gündür. İkincisi, en bitkin zamanımızda bile neler yapabileceğimizin tanığıdır.

Savaş, iki milletin maddî-manevî bütün güçlerinin tartıya vurulması, savaşıp kazanmak soluk almak gibi bir hayat ihtiyacıdır. Milletler savaşla büyür, itibar kazanır ve yükselir. Savaş bir yaratılış kanunudur. Savaştan kaçmak yaşamaktan kaçmaktır. Savaş en büyük ve muhteşem sanattır.

Savaş, insan erdemlerinin parlayıp açığa vurulduğu meydandır. Savaştan korkmak millete bir şey kazandırmaz; şerefini kaybettirir. Ancak savaşın üstüne giden millete saygı gösterilir.

?Artık savaş olmayacak? teranesi en büyük yalandır. Savaşla ruhlardaki bencillik pası silinir, sinirlerdeki uyuşukluk giderilir, gönüllerde kahramanlık rüzgârları eser.

Er meydanında ölmeyi şeref bilen atalarımız, Malazgirt?i elbette kazanacaklardı.

Onların torunları Başkumandanlık Savaşı?na bir ?Rum Sındığı? yaptılar.

Kunuri ve Kıbrıs iki küçük manevradır. Manevî yapımızı beslemek için yeni 26 ve 30 Ağustoslar gerekir.

26 Ağustos 1975 aynı zamanda Türk Ordusu?nun kuruluşunun 2184. yıl dönümüdür. Şanlı ve kanlı Tanrıkut Mete?nin kurduğu en sert disiplinli ordunun 2184. yıl dönümü?

Selâm ulu atamız Tanrıkut?un hâtırasına
Selâm onun dört tümeninin askerlerine
Selâm Malazgirt kahramanlarına ve onlara katılan Oğuzlarla Peçeneklere
Selâm Başkumandanlık Savaşı?nın şehitlerine ve gazilerine
Selâm Kıbrıs Türkleri?ni kurtarırken düşenlere ve kalanlara
Ve
Selâm yarının bahtiyar şehitlerine!?[2]

Tarafların özellikleri şöyle:

Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu

Kumandanlar:

  • IV. Romen Diyojen
  • Nikeforos Bryennios
  • Theodore Alyates
  • Andronikos Doukas

Büyük Selçuklu Devleti

Kumandanlar:

  • Alparslan
  • Afşin Bey
  • Artuk Bey
  • Süleyman Şah

Bu savaş, târihimizdeki imhâ savaşlarının en güzel örneklerinden biridir. Uygulanan savaş taktiği, börü (kurt), hilâl, Turan adları ile bilinen taktiktir. Atalarımız bu taktiği, börülerin avlanmasıdan öğrenmiştir.

Hunlar, Tabgaçlar, Aparlar, Gök Türkler, Uygurlar, Karahanlılar ve Selçuklular hep aynı strateji ve aynı taktikle savaşıyorlardı. Ânî baskın yapmak; yahut yağı saldırınca çekilmek ve onu üssünden iyice uzaklaştırıp yıprattıktan sonra kesin sonuçlu savaşa girmek. Düşmanla karşılaşınca ok yağdırarak ince ay şeklinde saldırmak, düşman dayanıyorsa yine ince ay biçiminde hızla çekilmek ve çekilirken geriye şaşmaz oklarla atış yapmak.

Bu ince ay, kovalarken de, kaçarken de düşmanı kıskaç içine almaya daima hazır bir metottur ve çok kere kapanarak onu yok etmiştir.[3]

Türk târihinin en şanlı yenişlerinden biri olan Malazgirt Meydan Savaşı için, aydınlarımız arasında iki yanlış telâkki yerleşip kabûl edilmiş gibidir. Bu iki yanlış telâkki şudur:

Malazgirt zaferi Anadolu?yu bize tamâmıyla açtı.

Malazgirt zaferiyle Anadolu?da yeni bir Türk devleti başladı. Bu iki düşünce de iyice incelenmeğe değer mâhiyettedir, incelendikten sonra da yanlış oldukları kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu kadar zamândan beri aydın bir zümre tarafından ?gerçek? olarak kabûl edilmiş bir fikrin yanlış olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Târihte halk veyâ aydınlar tarafından gerçek diye kabûllenilmiş nice yanlış fikirler gösterilebilir. Meselâ Selçuklu Alaaddin Keykubad?ın ?büyük hükûmdar?, Tevfîk Fikret?in ?büyük vatansever? sayılması bize âit yanlışlardan olduğu gibi İsa?nın hem Allah, hem de Allah?ın oğlu olduğu hakkında milyonlarca aydın Hıristiyan tarafından benimsenen telâkki de bu âabildendir.

(Malazgirt Zaferi ile) Anadolu?daki Rûm dayanması tamâmıyla kırılıp bu ülke bize açılmış değildir. Bu zafer, Anadolu?da Râmlara karşı kazanılan büyük meydan savaşlarının ne ilki, ne de sonuncusudur.

1048?de kazanılan Pasin Meydan Savaşı, düşman ordusunun yok ve kumandanının tutsak edilmesi bakımından tamâmıyla Malazgirt?e benzediği gibi, Malazgirt?ten sonra kazanılan 1072 Kayseri, 1073 Paflagonya, 1074 Antakya meydan savaşları da tam zaferle bitmiş ve bunların hepsinde de Rûm ordularının başkumandanları tutsak edilmiştir. Böyle olduğu hâlde Bizans?ın bel kemiği kırılamamış, Bizans, Anadolu?nun bütününü yine ele geçirmek azminden ve düşüncesinden vazgeçmemiştir. İddia olunduğu gibi 1071 Malazgirt zaferi kesin sonuçlu ve Anadolu?yu bize açan bir savaş olsaydı Bizans devleti, sonraki üç yılda üç büyük meydan savaşı daha verebilir miydi?

Zâten gâyet büyük topraklara sâhip, zengin ve kalabalık nüfuslu Doğu Roma İmparatorluğu?nun bir tek bozgunla Anadolu gibi mühim ve geniş bir ülkesinden vazgeçeceğini düşünmek de târihî gerçeklere asla uymaz. Şunu da unutmamak lâzımdır ki, koca bir Batı Anadolu ancak Selçuklulardan sonraki beğlikler çağında Türklüğe mal edilebilmiştir. Demek ki Malazgirt?le Anadolu?nun açıldığı ve Bizans karşı koymasının kırıldığı hakkındaki sözler hîçbir temele dayanmıyor.

Bu arada Bizans yalnız savunmakla kalmayarak zamân zamân saldırıcı da olmuş ve Anadolu?yu Türkler?den almak için fırsat buldukça teşebbüsler yapmaktan asla caymamıştır.

İmparator Manuel Komnenos 1161 târihinde, Anadolu?daki Ermeni Beğliği, Suriye Lâtin prenslikleri ve Türk Dânişmendli Beğliği ile ittifak ederek II. Kılıç Arslan?ı yenip bir hayli toprak aldığı gibi 1176?da da Selçuklu devletini büsbütün ortadan kaldırmak amacı ile meşhur Miryakefalon veya Düzbel savaşını vermiştir.

Yardımcı Macar, Sırp ve İngiliz askerlerinin de katıldığı Miryakefalon Savaşı, Bizans?ın, artık Anadolu?yu Türkler?den geri alması için bütün ümitleri kıran son teşebbüs olmuş, tâbir câizse Bizans bu savaşla mânen de yenilmiştir.

Şimdi ikinci yanlış telâkkiye geliyorum: Birçok aydınlar, hattâ târihçilere göre 1071 Malazgirt Savaşı ile Anadolu?da yeni bir devlet kurulmuştur. Yahut bu târih, Anadolu Türkleri târihinin başlangıç noktasıdır.

Bu da tamâmıyla yanlış ve hissî bir iddiadır. Çünkü:

a) Malazgirt zaferini, 1040’ta Horasan?da kurulup kısa zamânda İran, Irak ve Azerbaycan?ı almış bulunan Selçuk devleti kazanmıştır.

b) Malazgirt zaferiyle kurulmuş hîçbir bağımsız devlet yoktur.

c) Anadolu Selçukluları denilen devlet 1077 de kurulmuştur.

ç) Bu Anadolu Selçukluları da bağımsız olmayıp ortaçağ Türk devlet sistemine göre Horasan?daki Büyük Selçuklu Devleti?ne bağlıydı.

d) Anadolu Selçuk Devleti ancak 1157 de, büyük devlet dağıldıktan sonra bağımsız olmuş, ülkenin öteki bütün doğu bölümleri ise Harzemşahlar elinde kalmıştır.

Târihin bu itiraz kabul etmez gerçekleri ortada iken onu zoraki yorumlamalarla başka taraflara yöneltmek hîçbir fayda sağlamaz. Târih, bilim değilse de her yöne çekmeye elverişli bir masal da değildir. Tarih, önce bir gerçektir. Sonra da bir terbiye vâsıtasıdır.

Malazgirt?in yeni bir devlete başlangıç kabûl edilmesi, Türk târihinin özelliğini anlamamaktan, Türk târihini de tıpkı ve mutlaka Fransız tarihindeki çerçeveye göre mütalâa etmek isteğinden doğuyor. Fransa?nın anavatan târihi aşağı yukarı hep aynı topraklarda geçmiştir. Fakat Fransa?nın ve hattâ İngiltere ve Almanya?nın târihi böyledir diye Türkiye tarihinin de böyle olması gerekmez. Böyle bir mecbûriyet yoktur. Türkiye târihinin başkalığı şuradadır ki, bu devlet, üzerinde kurulduğu Horasan?ı sonradan kaybederek, kurulduktan sonra almış olduğu Anadolu?da tutunmuştur.

Tarihin gerçeği budur. Bunu reddetmekten bir şey çıkmaz. Bunu kabûl etmemek târihimizi ve târihteki millî birliğimizi parçalamak demektir. Bunun zarârlı olduğunu açıklamaya lüzum yoktur.

“Malazgirt Meydan Savaşı, imhâ meydan savaşlarının en güzel örneklerinden biri olup Bizanslılara karşı kazanılan zaferlerin en şanslısıdır. Savaşa katılan askerlerin sayısı bakımından Türk kahramanlığının, yönetme bakımından Türk askerliğinin, Rum ordusundaki Hıristiyan Türkler’in Alp Arslan tarafına geçmesi bakımından Türk millî şuurunun en yüksek örneklerinden birisidir.” [4]

* * *

Batı Türk-Eli’nin Kutlu Kurtuluş Savaşını kısaca özetler isek:

  • Sultan Vahîdeddîn ve Osmanlı subayları arasında gizli görüşmeler.
  • Mustafa Kemâl Paşanın, 19 Mayıs 1919 (bu târihin, aslında 17 Mayıs olma ihtimâli de kuvvetle muhtemeldir[5]) târihinde Samsun’a gidişi ve Doğu Karadeniz’deki Pontusçuları tepeleyen Topal Osman Ağa ile gizlice Havza’da buluşması.
  • Millî uyanış ve hareket, mitingler, protestolar.
  • Amasya Genelgesi 21-22 Haziran 1919
  • Erzurum Kongresi 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919
  • Balıkesir Kongresi
  • Alaşehir Kongresi 16-25 Ağustos 1919
  • Sivas Kongresi 4-11 Eylül 1919
  • Amasya Protokolü 22 Ekim 1919
  • Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu 23 Nisan 1920
  • Başkomutanlık Kânûnu 5 Ağustos 1921
  • Doğu Cephesinde Ermenilerle, Ruslarla
  • Güney Cephesinde Fransızlarla
  • Batı Cephesinde Yunanlılarla
  • İç isyanlarda Kürd, Arap ve Çerkeslerle savaşıp, bozulması.

26 Ağustos 1921: Başkomutan Mustafa Kemâl Paşa’nın Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki emri: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”

 Bu emir sonrası gönüllü 42. Alayın komutanı olan Kalem ve Kılıç Ehli Türkçü Binbaşı H. Avnî Alparslan Bey, Mangaltepe-Gökgöz Tepesi mevkinde askerlerine şu emri verdi: “İzinsiz ve emirsiz çekilen her asker i’dâm edilecektir. Bu savaş böyle bir savaş olacak. Çünkü bu savaş fetih yağma savaşı değil, vatan savaşı. Hîçbir hatâyı affetmeğe hakkımız olmadığı bir savaş. Komutanlarımız izin vermedikçe geri çekilmeyeceğiz, öleceğiz. Askere örnek olacağız. Çocuklarımıza para pul, mal mülk değil, milleti için şehîd yahut gâzî olmuş nâmuslu bir askerin çocukları olmanın şerefini bırakacağız

 

1 yıl sonra

 

Son derece önemli Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, kamuoyunda ve millî mecliste büyük taarruza ne zaman geçilecek diye bazı endişeler oluştu. Mustafa Kemâl Paşa, bunları gidermek için 4 Mayıs 1922’de meclisteki gizli toplantıda, kafalardaki endişeleri gidermek için şöyle bir konuşma yaptı: “Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamâmen bitirmeye biraz daha zamân lâzımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür”

26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemâl Paşa, Mareşal Fevzi Çakmak ve diğer komutanlar ile muharebeyi idâre etmek üzere Kocatepe‘deki yerini aldı. Büyük Taarruz burada başladı. Topçuların sabah saat 4.30‘da tâciz ateşi ile başlayan harekât, saat 5.00‘de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devâm etti. Piyâdelerimiz, sabah 6.00‘da Tınaztepe‘ye taarruz mesâfesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, Yunan çerisini, Türklerin meşhur ve üstün süngü hücumu ile perişan ettikten sonra, Tınaztepe’yi ele geçirdiler. İngilizlerin “Üç ayda aşılamaz!” dedikleri istihkâmlar, üç saatte aşılmış ve Yunan mevzilerine girilmiştir. Bundan sonra, saat 9.00‘da Belentepe, daha sonra Kalecik-Sivrisi yağıdan temizlendi. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe’den Çiğiltepe‘ye kadar on beş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçird. 5. Süvâri Kolordusu, yağı gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu. 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.

26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz’u, Genelkurmay Başkanlığı’nca TBMM’ne bildirildi. Bu haber Meclis’i coşturdu ve heyecanlı gösterilere vesîle oldu.

27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken, Türk Ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Bu taarruzlar, çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insan üstü çabalarla gerçekleştirildi.

 

27 Ağustos saat 18.00‘de Afyon, 8. Tümen tarafından kurtarıldı. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuştu. Başkomutanlık karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon’a taşındı.

28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz harekâtı ile yağının 5. Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi.

30 Ağustos 1922 Çarşamba günü Kütahya’ya bağlı Dumlupınar Köyü (şimdi ilçe olan) yakınında olan savaş, Dumlupınar Meydan Muhârebesi‘dir. Başkomutan Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri, savaşı bizzat yönettiği için, “Başkomutan Meydan Muhârebesi” olarak da geçen bu savaş Türk Ordusunun kesin yenişi ile sonuçlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı?nın iki millî kahramanı, en karanlık günlerde bile bu işin başarılacağına inanan Kâzım Karabekir ve Mustafa Kemâl Paşalardır. Biri iyi silâhlı Ermeni ordusunu, onun yarısı kadar bir kuvvetle bozguna uğratarak; öteki bir destan savaşı olan Sakarya?yı ve imhâ savaşının en güzel örneği Dumlupınar?ı kazanarak bu payeyi almışlardır. Bu savaşların Türk ve cihan hayatındaki tesirleri hâlâ devâm etmektedir [6].

“Arkasında olmasaydı şânlı bir mâzî,

Bu milletten çıkar mıydı bir büyük Gâzî?” [7]

30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, yağı ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar’da Gâzî Mustafa Kemâl Paşa’nın ateş hatları arasında bizzat idâre ettiği savaşta tümü ile yok edilmiş veyâ esir edilmiş idi. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam başarı ile uygulanmış idi.

30 Ağustos 1922’nin gurur verici yenişi ile Mustafa Kemâl Paşa, kaçabilen yağının tâkip edilmesini ve İzmir ve etrâfındaki kuvvetleri ile birleşmemesi içün, üç koldan Adalar Denizi (Akdeniz)’ne doğru ilerlenmesine yönelik şu târihî emrini vermiştir: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” Yunanlılar, İzmir’e doğru kaçmaktaydı. Başta Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis olmak üzere çok sayıda esir ele geçirilmişti.

31 Ağustosta başlayan tâkip harekâtı sonunda Türk kuvvetleri, 9 Eylül’de İzmir’e girmiştir. Akıl almaz bir hızla ilerleyen piyâde birlikleri de 1 gün sonra Başkomutan ile İzmir’e ulaşmıştır. 18 Eylül 1922 târihine kadar yapılan tâkip harekâtı ile Batı Anadolu’daki bütün Yunan yağısı, sınırlarımız dışına çıkarılmıştır. Türk kuvvetleri, Başkomutan Gâzî Mustafa Kemâl’in emriyle yıldırım harbini gerçekleştirerek yenişe giden yolu açmışlardır.

“Bidev atlarla kılıp her yolu bir günde yarı,

Yıldırımlar gibi dağlardan aşan orduları.

Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna,

Tuğu kaldırmış olan orduların başbuğuna!

O nasıl bir yürüyüştür, ne yiğitler katarı!

Kun’u, Gök Türk’ü, Oğuz-Uygur’u, Kırgız’ı, Tatar’ı…

O batırlar ki basıp bağra kucaklar ölümü.

Özgelerden sakınıp kendine saklar ölümü.

Her zamân öyle ağırdır ki yiğitlik kefesi,

Kahramânlar gibi ölmek, o günün felsefesi.

Onların sanki başak canları… Durmaz, biçilir!

Toprağın içkisidir kanları, al al içilir!” [8]

Ordumuz bu muharebede, 15 günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi. Sabuncu Bel’den geçen 2. Süvâri Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir’e doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale’ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin 2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası’ndan geçerek Kordonboyu’na ulaştı. Yüzbaşı Şeref Bey Hükûmet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale’ye bayrağımızı çektiler.

Batur çerilerimiz, İzmir’de coşku içinde karşılandılar ve çiçek yağmuruna tutuldular. Süvârilerimizin Kordon boyundan geçişi çok görkemli idi. Yenişinin başkomutanı Gâzî Mustafa Kemâl Paşa, İzmir’in kurtuluşunu Belkahve’den seyretti. Türk Ordusunun, 400 kilometrelik bir mesafeyi savaşarak katedip İzmir’e ulaşması içerde ve dışarda hayret ve takdir uyandırdı.

Büyük Türk zaferi karşısında endişeye düşen ve o ânda da İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türklerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun buldular. Lord Kinross’a göre,“İngiltere, ciddi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu anlamaya başlıyor. Halk, Türklerle yeni bir savaştan korkuyordu”. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ile, silâhlı çatışma durdurulduğu gibi, Edirne dâhil Trakya’nın da Türkiye’ye bırakılacağı ve bir ay içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabûl edildi. Anadolu’da Yunan politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu gelişmeler üzerine istifa etti.

Evet, bugün tek başına Türk ordusunu yenecek hîçbir ordu yoktur.[9]

* * *

30 Ağustosu anarken, bir inanç gücünün kazandırdığı zaferi düşünüyor ve ona başlangıç olan 26 Ağustosu da hatırlıyoruz. 26 Ağustos, 40.000 kişinin 100.000?i darmadağın ettiği başka bir inanç savaşının Malazgird?in de yıldönümüdür. Ve doğrusunu isterseniz, Türkiye Türklerine yakışan asıl bayram 26-30 Ağustos günlerinin bayramıdır.

30 Ağustosu anarken, onun şehitlerini ve bütün savaşların şehitleri olan elli milyon kahramanı kutluyoruz. Milletimizin özü olan ordumuzu ve onun şeref tablosunu düşünüyoruz. Subaylarımızın Tanrıkut Mete ordusu subayları kadar çelik iradeli olmasını diliyoruz. Askerliğin zorlaştığı çağımızda, subay ve astsubaylarımızın daha çekirdekten yetişmesini istiyor, bu sebepten askeri okullarımızın kapatılması yolundaki hareketleri üzüntüyle karşılıyoruz.

Hayat savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın. Bayraklar, nasıl kanlandıkça bayrak oluyorsa, toprak nasıl kanla sulandıkça vatan haline geliyorsa, toplumlar da ölmesini bildikleri nisbette millettirler. Ölümden ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar. Ölümlerin en güzeli ise, yurt ve şeref uğrunda ölümdür. İçimizi sızlatan şehitlerimiz aynı zamanda övüncümüz ve sevincimizdir de?

Bu yazı, Türkçülerin, Türk ordusuna, onun elli milyon şehidine ve yarınki şehitlerine saygı duruşudur.[3]

İşte bu şanlı yenişimizi de böylelikle anlatmış bulunuyoruz. Okur iken gözleri dolanlara, rûhu arınanlara, millî sevgi ve kin duyanlara, yüksek işler için özünde erk bulanlara saygı ve esen olsun!

“Türük bodun, ökün!”

Aytekin Alpaslan
30 Ağustos 2011 Salı

 

[1] Nihâl ATSIZ- “Milli Bayram” – Ötüken Dergisi, 28 Mayıs 1966, Sayı: 29
[2] Nihâl ATSIZ – “26 Ağustos (1071) ve 30 Ağustos (1922)”  Ötüken, 12 Ağustos 1975, Sayı: 8
[3] Nihâl ATSIZ – “30 Ağustos ve Türk Ordusu” – Milli Yol Dergisi, 31 Ağustos 1962, Sayı: 31
[4] Nihâl ATSIZ – “Türk Tarihinde Meseleler – Malazgirt Savaşı” – Türk Yurdu, 6=276. Sayı, Ağustos 1959
[5] Nihal ATSIZ – “Milli Bayram” – Ötüken Dergisi, 28 Mayıs 1966, Sayı: 29 –  Profesör Jaeschke’nin ‘Türk İnkılabı Tarihi Kronolojisi’ adlı eserinde (1, 39) Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkış tarihi hem 17 Mayıs hem de Atatürk’ün nutkuna göre 19 Mayıs olarak gösteriliyor. Atatürk , Samsun’a çıkış tarihini fırtınalı olaylardan ve yıllardan sonra anlatırken aldanmış olabilir. Kendisinin 16 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket ettiği kesinlikle bellidir. Bandırma gemisi 14-15 mil hızında idiyse onu 24-30 saat sonra Samsun’a ulaştırmış olabilir. Herhalde bu tarih yeniden incelenmeye muhtaçtır.
[6] Nihâl ATSIZ – “Kim Milli Kahramandır” – Nihal ATSIZ, Ötüken, 11 Mart 1974, Sayı: 3
[7] Nihâl ATSIZ – “Toprak – Mazi” adlı şiiri.
[8] Nihâl ATSIZ – “Kömen” adlı şiiri.
[9] Nihâl ATSIZ – “Türk Ordusunun İftihar Levhası” – Orhun Dergisi, 1934, Sayı: 6
[10] Nihâl ATSIZ – “Çanakkale Savaşı” – Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 17


AlpAytekin

Kökten Türkçü, pagan, liyâkatçı, militarist. Halkbilimci...

 879 kez okundu. 

Beŋzer Yazılar