Her yıl 1. Dünya Savaşı kapsamındaki Çanakkale Savaşında, ANZAK denen İngiliz tasmalı kölelerin Gelibolu’da karaya çıkışıyla başlayan kara muharebesinin yıldönümü olan 25 Nisan (1915) tarihinde, Avustralya ve Yeni Zelandalıların “Anzak Günü” adı altında Çanakkale Gelibolu’ya gelerek yaptıkları “Şafak Ayini” adlı saçma sapan anmalar engellenmeli veya düzenlenmelidir.

Hatırlayalım: ANZAK adı “Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu” anlamına gelir. Bunun “İngilizcesi” olan “Australian and New Zealand Army Corps” cümlesinin baş harflerinden oluşan “ANZAC” adının söylenişi ve Türkçe yazılışıdır. Bu iki ülke, İngilizlerin birçok kolonisinden biridir. İlk savaştıkları cephe Çanakkale’dir. Daha sonra yine Türklerle Sina-Filistin cephesinde savaşmışlardır. ANZAK kısaltması bu piyade kolordusundaki askerlerin özel adı da olmuştur. Anzak dediğimiz budur.

Bu anma törenlerine neden karşı çıkılması, engellenmesi gerektiğinin daha iyi anlaşılabilmesi için ANZAK’ları oluşturan bu iki ülkenin genel bir çerçevesini çizmek faydalı olacaktır.

Yeni Zelanda

Zelanda (İng. Zealand) adı, Hint-Avrupa dil ailesi Cermen grubu içinde Felemenkçenin Hollanda lehçesinde “Zeeland” sözcüğünden gelir ve günümüzde Danimarka’ya bağlı bir adanın adıdır. Amerika’daki York-New York, Jersey-New Jersey gibi… Bu ülkenin asıl sahibi Fiji ve Polinezya kökenli Maorilerdir. Avustronezya dil ailesi, Polinezya dilleri, Doğu Polinez dilleri kapsamındaki “Maori” dilinde, Yeni Zelanda’nın asıl adı “Uzun Beyaz Bulutların Ülkesi” anlamına gelen “Aotearoa” adıdır. Maori dili, Yeni Zelanda’nın “İngilizce ile birlikte” resmî dili olsa da asıl dil İngilizcedir.

Bu ülke 19. yüzyılda İngilizler tarafından kolonileştirilmiş, bayındırlaştırılmış, ihya edilmiştir. 2006 verilerine göre nüfusun %15’i Maori, %7’si Pasifik halklarından, %10’u Asyalı, geri kalan yani çoğunluk Avrupa kökenlilerden oluşmaktadır.

Avustralya

Avustralya adı, Latince “güneyden, güneye ait olan” anlamına gelen “Australis” sözcüğünden türetilmiştir. Avrupalı deniz gezginlerince keşfedildikten sonra tam olarak 19. yüzyılda İngilizlerce kolonileştirilmiştir. Bu ülkenin asıl sahibi Aborijinlerdir. Ancak kendileri zamanın çok gerisinde olduğu için Avrupalılar tarafından alt edilmiş ve dahası, soykırım yapılarak yok edilmiştir.

İki ülkenin de bayrağı, Büyük Britanya (Great Britain) ve Birleşik Krallık (United Kingdom) adlarıyla bilinen devlet yönetimindeki İngiliz Milletler Topluluğunun üyesi, yani kolonisidir. Bir ulusun meşruiyeti, bağımsızlığı, hürriyeti, dünya sahnesindeki kimlik sembolü bayraktır. Bu iki devletin bayrağında ise İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ülkelerin bayraklarında olduğu gibi sol-üst köşesinde Büyük Britanya bayrağı yer alır.

İki ülke de asıl sahibi olan otokton (yerli) halkları, İngilizler tarafından yok edilerek ve hâkimiyet altına alınarak İngilizleştirilmiştir. İki ülkenin yerlileri de tıpkı Afrika’dakiler gibi alt-insandır (subhuman) ve dünyadan birçok alanda, birçok kritik alanda geri kalmış, gelişememiş toplumlardır. Daha gelişmiş bir toplum tarafından sömürülmeleri, kolonileştirilmeleri hayatın acı ama gerçek doğasının bir ürünüdür. Bizi ilgilendiren kısım ise böyle bir ülkenin insanının hiçbir geçerli hakkı olmadan Türk İmparatorluğunu parçalamak isteyen devletlerin ordularına birçoğu tamamen “kendi isteğiyle” katılarak savaşmış olmasıdır. Kaybettikleri bu savaşın yıldönümünde düzenli ve programlı olarak etkinlikler düzenlemeleridir. Sanki bir insanın içinde uhde kalmış ancak açıkça da söylemenin uygun olmayacağı bir ruh hali içinde yaptığı gibi üstü kapalı bir şekilde “evlatlarımız, atalarımız burada yatıyor, mezarlarını ziyarete geldik, acılarımızı anmaya geldik” bahaneleriyle “keşke kazansaydık” niyetli bir iç geçirmediklerini kim garanti edebilir? Nitekim bu boş bir iddia değildir. İngilizlerin yenilmezlik imajları ve meşhur kibirleri, Çanakkale Savaşı’nda ve ardından Kutü’l-Amare Savaşı’nda Türkler tarafından çok beklenmedik ve ağır bir şekilde bozulmuş, sarsılmıştır. Haçlı Seferlerinden beri zaten var olan Türk karşıtlığı, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra iyice canlanmış, Türk düşmanı olan İngilizler, gizli ve açık olarak etnik azınlıklar, psikoloji, medya, siyaset vb. uygun her alanda Türkler, Türkiye ve Atatürk aleyhine faaliyetlerde ve söylemlerde bulunmuşlardır. İngiliz vd. Avrupalılardan oluşan Anzaklarda da böyle bir duygunun olabileceği elbette normal ve doğaldır.

Bu iki ülke, yani Anzaklar diyebileceğimiz halk, inşacı yaklaşım (constructionism) ile kendi uluslarının doğuşunu Çanakkale Savaşı ile kökenlendirmektedirler. Dolayısıyla ulus bilinçlerinin oluşumunda İngiliz köleliği ve Türklerle savaş yatmaktadır. Kültürel olarak Almanların Nibelungen, Rusların İgor adlı epik destanlarında Türklerle olan mücadelesi, tarihî olarak Arapların ve Ermenilerin 1. Dünya Savaşı’ndaki ihaneti, Bulgarların Balkan Savaşlarındaki Türk düşmanlığı gibi Anzaklar da Türklerle olan bir mücadelenin sonunda ulus bilincine erişmiştir. Denilebilir ki Türkler, irili ufaklı birçok halkın ve milletin oluşumunda etkin bir rol oynamış olan büyük babadır. Türklere karşı mücadeleyle oluşan kimlik bilinçlerinin bir sonucu olarak bu toplumların birçoğunda Türk düşmanlığı da söz konusudur. Yani bu toplumlar, Türklerden kopma piçlerdir. Türkler, bu toplumların kendilerince sevilmeyen büyük babasıdır. Babaları ise belirsizdir. Yani bu toplumlar birer atasız piç etnostur. Çünkü kökenlerine ait mit, epik destan vb. bir anlatı türü kaynaklı kültürel kökenleri yoktur. Köken atası denilebilecek liderleri de yoktur. Siyasî ve yapay bir kökenleri vardır. Dolayısıyla hepsi piçtir.

Günümüzde milliyetçi bilinçten, güçlü ve büyük devlet geleneğinden kopuk, kültürel güvenlikten habersiz olmanın bir sonucu olarak, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemâl Paşa’nın ANZAK analarına yazdığı o ünlü mektubu, salt dostluk ve kardeşlik gibi son derece sığ ve zavallı bir bakış açısıyla yorumlanarak altta yatan anlam göz ardı edilmektedir. O anlam şudur: Ben, Türk milleti ve Türk yurdu, sizlerin büyük babanızız. Sizden daha büyük ve güçlüyüz. Sizin tasmanızı tutan İngilizleri yendik. Sizler İngiliz piçisiniz ve ben de büyük babanız olarak babacan bir tavırla sizi nazikçe uyarıyorum. Geldiniz, ezdik. Bir daha gelmeyin. İşte alt metindeki anlam budur. Bu mektup bir büyüklük göstergesidir. Bunun devlet terbiyesi çerçevesinde nazikçe bir ifadesidir. Günümüzün kültürel virüslerinden biri olan politik/siyaseten doğruluk (politically correct) anlayışıyla yorumlanan kısım hem yüzeysel hem maksatlı hem de çarpık anlamdır. Bu mektup aynı zamanda, zamanın yani 20. yüzyılın devlet-i muazzaması emrinde oraya buraya gitmeden önce gittiğiniz ülkeyi ve milletini bir düşünün, tartın öyle gidin anlamında diğer milletlere genel bir uyarı niteliği taşıdığı da düşünülebilir.

Atatürk’ün yazdığı mektup ve bu mektuba Anzak bir kadından gelen yanıt aşağıdadır. Yukarıda yer alan fikirle birlikte tekrar okunduğunda anlam daha da netleşecektir.

Türkçe

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

1934

İngilizce

“Those heroes that shed their blood and lost their lives! You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side in this country of ours. You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well.”

1934

Avustralyalı Bir Annenin Mektubu

Türkçe

“Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…”

İngilizce

“The warmth of your words eased our sorrow for our sons who vanished in Gallipoli, and our tears ended. Your words are a consolation to me as a mother. Now we are sure that our sons rest in peace in their eternal rest. If your Excellency accepts, we would like to call you ‘Ata’, too. Because what you have said at the graves of our sons could only be said by their own fathers. In the name of all mothers, our respects to the Great Ata who embraced our children with the love of a father.”

Yani Anzak kadın meseleyi anlamıştır.

Bir örnek için düşünelim. Kore Savaşı’nda millî ve tarihî düşmanımız olan Çinlilerle savaştık. Ama ANZAK, Afrika, Hindistan gibi herhangi bir devletin tasmalısı olarak değil, yasal ve resmî anlaşmalar kapsamında bunu yaptık. Bayrağımız kendi bayrağımız, dilimiz kendi dilimiz, her şeyimiz bize ait ve savaştıklarımız da zaten düşmanlarımızdı. Her şey bağımsız bir devletin hukuk kuralları çerçevesinde oluşmuştu. Şimdi biz her yıl Kore Savaşı yıl dönümünde savaşın yapıldığı yere gidip anma törenleri yapsak Çin buna tepki göstermez miydi? Bunun altında başka şeylerin yattığını düşünerek devlet tedbiri olarak bir tepki göstermez miydi? Elbette gösterirdi. Peki biz neden ANZAK’lara göstermiyoruz?

Her yıl düzenli olarak ta Avustralya ve Yeni Zelanda’dan kalkıp Çanakkale’ye gitmek, “ata mezarlarını ziyaret ve ölenleri anma” düşüncesiyle açıklanamayacak bir durumdur. Burada ulus bilincinin oluşumuyla ilgili manevi duygular da vardır ve gözden kaçırılmamalıdır. Çanakkale’yi Türklerden daha çok sahiplenmeye çalışmaları fark edilmelidir. Türkler 1. Dünya Savaşı’nda destan yazdığı Çanakkale cephesinde ya yenilseydi, o zaman ne olurdu? Bunu tarihçiler, siyaset bilimciler daha iyi bilir. Acaba İngiliz Anzaklar bize karşı şimdiki gibi yapıcı, duygusal, vefakâr olurlar mıydı?

Bu konuyla ilgili yetkin kişilerin konuyu enine boyuna düşünüp tartışarak bir sonuca varması gerekmektedir. Düşüncem ve teklifim budur. Birçok Türk vatandaşı her yıl medyaya yansıyan bu olayla ilgili soru işaretleri taşımakta ve birçoğu bu yazıda iyi kötü ifade edilmeye çalışılan düşünceleri taşımaktadır.


AlpAytekin

Kökten Türkçü, pagan, liyâkatçı, militarist. Halkbilimci...

 36 kez okundu. 

Beŋzer Yazılar