H. Nihâl Atsız’ın Savunması (19 Şubat 1945)

Aşağıdaki metin, H. N. ATSIZ’ın kamuoyunda “Irkçılık-Turancılık Davası” adıyla bilinen 1944 Türkçülük Davalarında mahkeme heyetine karşı yaptığı efsanevî savunmanın tam metnidir.

Bu dava, savcının iddiaya uğraştığı gibi yeni bir rejim ve yeni nizam kurmak davası değil, Türkçülük düşmanlarının yaygarasına aldanarak kuruntuya kapılanların hiç yoktan ortaya attıkları bir “açık kapıları zorlama” davasıdır. Bu dava gizli cemiyet, şifre, parola, telsiz, hükümet darbesi, vatan ihaneti gibi efsanelerle dünyayı velveleye veren şahsî düşmanlarının, boş ve hayali iddialarını zorla ispat etmek için masum insanlara, gerçek yurtseverlere savurdukları iftiraların davasıdır.

Kazım Alöç’ün Turancılar davasını anlaşılmaz bir taassupla ne kadar yanlış bir zaviyeden gördüğünü, iddialarının ne kadar çürük olduğunu belirtmek, bunun sonunda da müdafaa hakkımı gereğince kullanmak için iddiasının mahiyetini açığa vurup mahkemenin ve bütün dünyanın önüne sermek icap ediyor.

Savcı yerinde duran bu adam her şeyden önce yazılı vesikaları tahrif etmiştir. Ben “bedava broşür verelim” diyorum, o bunu “gizli broşür” şekline sokuyor. Ben “Türk illerinin dünkü, bugünkü sınırları” diyorum, o bunu “yarınki sınırlar” diye tahrif ediyor. Ben “millî ülkülerin üçüncü merhalesi cihanı kaplamaktır” diyorum, cihanı istilâya kalkıştığımızı ilan ediyor. “Ölmüş devlet reisinden” bahsediyorum, “ölmüş reisicumhur” hâline getiriyor. Ne ben acemi bir lise talebesiyim ne de o benim tahrir vazifelerimi düzelten bir edebiyat öğretmenidir. Taşıdığı soyadı bile yanlış olan öğretmenler benim yazılarımı düzeltemez.

Kazım Alöç yalnız metin tahrifiyle kalmamıştır. Almanlar ve İtalyanlar aleyhindeki manzum ve mensur yazılarım kendisince malumken ve Almanların Balkanlara inerek Türkiye’ye saldırmalarına muhakkak diye bakıldığı bir zamanda yazılmış olan vasiyetnamem kendisinin önünde iken, hele bu vasiyetnamenin oğluma ait bölümünde Almanlar ve İtalyanlar da millî düşmanlarımız arasında sayılmışken bana faşist taklitçisi (Son Tahkikat s.31) diyerek metni tahriften daha kötü bir hakikat tahrifine tenezzül etmiştir. Dava dosyasındaki mektupları görebilseydim daha birçok tahrif örnekleri verebilirdim. Fakat bu kadarı da ispat ediyor ki Savcı Kazım suç teşkil etmeyen yazılarımızı beğenmediği için bunlarda küçücük değişiklikler yapmakta mahzur görmüyor. Esasen savcı Kazım hiçbir şeyi beğenmiyor. Ona göre bizim her hareketimiz bir suç teşkil ediyor. Doktor Hasan Ferit suçludur, çünkü dargınları barıştırmıştır. Orhan Şaik, o da suçludur; çünkü dargınları barıştırmamıştır.

Zevcemin “sıhhatini bildir” diye çektiği telgraf suçtur. Onun için bu telgraf suç delili olarak dosyaya konmuştur. Orhan Şaik’le birlikte Malatya ve Edirne’de bulunuşum da suçtur ve Orhan’ın “Malatya’da beraberdik” deyişi bir itiraftır. Bu zihniyet ve mantığa göre hakka yakın olmak için Kazım Alöç’den ırak olmaktan başka çıkar yol kalmıyor demektir ki, o da bizim ihtiyarımız dahilinde değildir.

Irk, aynı kökten gelen insan veya hayvan topluluğu demektir. Arapça olan bu kelimenin Türkçesi Doğu Türklerinde “uruk”, Batı Türklerinde “soy”dur. “Soy” dilimizde asalet ifade eder. “Soylu” demek asil, necip demektir. “Soysuz” bunun zıddıdır. Bir şeyin bozulması “soysuzlaşma”dır. Demek ki soyun varlığı ve iyi mana ifade etmesi, milletin şuurundan tahteşşuuruna kadar yahut tahteşşuurundan şuuruna kadar geçmiş ve dilde temellenmiştir. Nitekim soy ve ırk hayvanların bile asillerinde, değerlilerinde aranır, yarış atlarında olduğu gibi.

Savcı Kazım, iddianamesinin ikinci sahifesinde “20’nci asra gelinceye kadar dünya yüzünde en müfrit milliyetçi memleketlerde bile kan esasına dayanarak ırk tasfiyelerine rastlanmamıştır” diyor ve bunu yalnız son zamanların Alman ırkçılığı ile başlamış bir hareket diye gösteriyor. Halbuki tarihte ırkçılık vardır. Uzak ve yakın zamanlarda vardır. Yabancılar bile Türk ırkına övünç verecek şekilde Türk ırkçılığı yapmıştır. Arap devleti olan Abbasî İmparatorluğu’nun hükümdarları Türk ırkının üstünlüğünü anlamışlar, ordularını bu üstün ırkın askerleriyle kurarak kuvvetlenmişler, Türkler başka milletlerle karışarak soyları bozulmasın diye Türkistan’dan Türk kızları getirip Türk askerlerinin bunlarla evlenmesini kanun hâline sokmuşlar, hatta Türkler ahlakça da başka milletlerin tesirinde kalmasınlar diye yeni bir şehir kurarak Türk askerlerini zevceleriyle birlikte o şehre yerleştirmişlerdi. Tarihteki türlü Türk hanedanlarında hükümdarın Türk zevcesinden doğan şehzade veliaht olurdu. Osmanlı padişahı İkinci Selim, cinsî hayatta kadın rolü oynayarak Türk halkının ahlakını bozuyorlar diye Arnavutların Anadolu’ya geçmelerini yasak etmişti. İkinci Mahmud, yeni kurduğu Türk ordusunda, zekâlarının azlığından dolayı Çerkezlerin miralaylıktan daha yukarı terfi etmemeleri için ferman çıkarmıştı. Vaktiyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulmuş olması da ırkçılığın aleyhinde bir hareket değil, onun tamamlayıcısıdır. Çünkü Osmanlı ordusunun 400.000 kişi olduğu heybetli günlerde devşirmeler en çok 20.000 kişiyi geçmiyordu. Evlenmeleri yasak olan bu devşirmeler kapıkulu, yani padişahın köleleri idi. Çünkü Türk devletinde Türk’ten köle olmazdı.

Tarihte siyasî vakalar olarak görülen ırkçılık ilmî bir mevzudur. On dokuzuncu asırdan beri işlene işlene kanunları bulunmuş, tam bir bilim olmuştur. Kendi tarihini bile bilmeyen Kazım’ın bir ihtisas şubesi olan ırkçılıktan habersiz olması mazur görülebilir. Fakat savcı Kazım’ın aklı ermiyor diye ilim inkâr olunamaz. Delilik, sara, boy, renk gibi hususiyetler irsen intikal ettiği gibi manevi hasletlerin, hatta şairlik, musikişinaslık gibi şeylerin geçtiği de ilmî hakikattir. Musikişinas aileler, cani aileler olduğunu savcı Kazım belki gazetelerde veya dergilerde görmüş, hiç olmazsa bazı filmlerde seyretmiştir.

Ailelerde irsî hususiyetler olduğu gibi ırklarda da irsî hususiyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususiyetler müspet hususiyetlerdir. Bu müspet hususiyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur. İki müsavi ırk olan Norveçliler ile İtalyanlardan yüzer çift evlense doğacak çocukların aşağı yukarı yarısı Norveçliye yarısı İtalyan’a benzer. Fakat yüz Türk’le yüz Zenci evlense, doğacak çocukların hepsi Zenci’ye benzer. Çünkü Zenci aşağı ırktır. Tesalüpte onun hususiyetleri üstün bir yer tutacaktır. Zenci’den daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder.

Sayı ile bir örnek vermek gerekirse şunu söyleyebilirim ki, yüz Türk’ün yüz Zenci ile evlenmesinden doğacak çocukların hepsi Zenci olursa yüz Türk’ün yüz Yahudi yahut yüz Arap veya Kürd yahut yüz Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Rus’la evlenmesinden doğacak çocukların yüzde yetmişi, sekseni Türk’e benzemez. Bu benzemeyiş hem gövde yapısında hem de karakterdedir.

Temiz ve üstün olan şeylerin çabuk bozulması tabiî bir kanundur. Bir bardak saf suyu bozmak için deniz suyundan bir kaşık yeterse çirkeften bir damla yeter de artar bile.

İşte ırkçılık budur. Yani Türklerin maddi ve manevi hasletlerinin bozulmaması için onun yabancı kanlarla karışmamasını isteyen millî bir düşüncedir. Gerçi Anadolu’yu açan atalarımız büyük şehirlerde yabancılarla biraz karışmışlardır. Fakat ırk bilgisinin verilerine göre bir topluluk yalnız belli bir zamanda karışır da sonra bu karışma devam etmezse kendi kendisini tasfiye ederek bir müddet sonra eski hâline döner. “Üç göbekten beri Türk olanlara Türk derler” diyen Kazım Alöç’ün bana isnat ettiği söz buradan çıkıyor. Duruşma sıralarında da söylediğim gibi su katılmamış Türk olmak için üç göbekten beri Türk olmak lazımdır. Bunu söyleyen de ben değilim, ilimdir. Almanlar Yahudilere, Amerikalılar da Zencilere karşı ilmin bu kanununu tatbik ederek üç göbek ilerisine kadar kanında Yahudilik veya Zencilik bulunan insanları kendi milletlerinden saymamaktadırlar.

Demek ki Türk milleti dışarıdan gelen yabancılarla aralıksız olarak uzun zaman karışırsa sonunda bir daha eski hâline gelemeyecek şekilde bozulur, maddi ve manevi üstün vasıflarını kaybeder. Neticede de tarihte büyük rol oynayan kahraman Türk olmaktan çıkarak Türkçe konuşmasına, kendisini Türk saymasına rağmen tarihte hiçbir rolü olmayan geri ve kaba ırklar derecesine iner. Bunun sonu yıkılıştır.

Hiç şüphesiz her millet kendi arasındaki yabancılardan bir takımını eritip kendisine benzetebilir ve benzetmiştir. Türkler de Türkiye’deki dokuz asırlık hayatlarında kendi yapılarının kaldırabildiği kadar yabancıyı eritip kendilerine benzetmişlerdir. Bu kadarı Türk kanını ve Türk içtimai yapısını bozmaz. Fakat yabancılar sonu gelmeyerek Türklükle karışacak olursa nihayet Türk kanını, bunun neticesinde de Türk seciyesini ve ahlakını bozar. Bunu fizyolojik bir uzviyetin yabancı maddeleri sindirip eritmesine benzetebiliriz. Bir vücut nasıl yabancı maddelerin ancak kendisine yarayacak olanını hazmedip fazlasını kendisinden atıyorsa içtimai birer uzviyet olan milletler de aynı şekilde harekete mecburdurlar. Fizyolojik bir uzviyet hazmedemediği ve çıkarmağa mecbur olduğu maddeleri çıkaramadığı takdirde nasıl zehirlenirse içtimai uzviyet olan milletler de temsili kabil olmayan unsurları çıkaramadığı takdirde zehirlenmeğe mahkumdur. Fizyolojik uzviyetin hazmedemediği maddeler nasıl o uzviyetten sayılmazsa ve uzviyet tartılırken nasıl bu gibi temsil olunamamış maddeler hesaba katılmazsa bir milletin tartısı demek olan nüfus sayımında da temsil olunmamış tortular o milletten sayılamaz. Temsil olunmamış yabancıları o milletten saymak hazmolunmamış gıdaları insan vücudundan saymaya benzer.

Yabancı unsur kendisini o vatana kan bağı ile bağlı görmediği için, kendisini asıl milliyetinden vazgeçmeğe mecbur eden millete karşı içinden kin duyduğu için, o milletin içinde yalnız kendi hususi menfaatlerini güder. Fırsat bulduğu zaman ihanetten çekinmez. Tarihteki en büyük imparatorluklar olan Roma, Abbasi ve Osmanlı imparatorlukları, içlerindeki yabancıların fesadından ve bunların yüksek mevkilere geçmelerinden dolayı yıkılmışlardır. Bir devlet kuvvetli iken ona hizmet eden yabancılar daima görülmüştür. On altıncı asırda Osmanlı sadrazamı olan Hırvat dönmesi Sokullu Mehmed Paşa Turancılık yapmış, on dokuzuncu asırda İngiliz başvekili olan Yahudi Lord Bikonsfild İngiltere’de Yahudi aleyhtarı kânunları çıkarmışlardır. Fakat bunlar arızîdir. Türk tarihi, yabancıların birkaç hizmetine karşılık binlerce ihaneti ile dolup taşan bir ibret tarihidir. Çin’e sefere çıkan Türk hakanını zehirleyen Çinli prensesten Şerif Hüseyin’e, Çerkez Ethem’e ve Kürd Şeyh Said’e kadar binlerce vakası olan bir ihanetler tarihidir. Memleketin öz çocukları ise hizmet etmek için yüksek mevkilere geçmeyi beklememişlerdir. Her yerde, her zaman, her şart içinde sessizce, gösteriş yapmadan hizmet etmişler, kan ve can vergisi vermişlerdir.

Türk milletinin gözünü açmak için ileride büyük ciltler hâlinde neşredeceğimiz bu ihanet silsilelerini burada saymaya imkân yoktur. Yalnız, eğer açılabilirse savcının gözünü açmak için burada birkaç tarihî vakayı anmakla iktifa edeceğim:

  1. Nâmık Kemâl’in büyük dedesi olan gazi ve şehit Topal Osman Paşa, Nadir Şah’la savaşırken Osmanlı ordusunda bulunan Araplar ve Kürdler topyekûn ihanet ederek ordumuzun bozulmasına sebep olmuşlardır.
  2. Balkan Harbi’nde, Sırplarla yapılan Kumanova Meydan Savaşı’nda Osmanlı ordusundaki Arnavutlar yine topyekûn ihanet ettikleri için ordumuz savaşı kaybetmiştir.
  3. Yine Balkan Harbi’nde Selânik’i müdafaa edecek olan 40.000 mevcutlu kolordunun kumandanı Arnavut Tahsin Paşa, tek fişek atmadan şehri ve kolorduyu Yunanlılara teslim etmiştir.
  4. Birinci Cihan Harbi’nde Araplar, İngilizlerle; Ermeniler, Ruslarla birleşerek ordularımızı arkadan vurmuşlar, Türk esirlerini kesip doğrayarak örneksiz vahşetler yapmışlardır.
  5. Türk milletinin idam fermanı olan Sevr Barışını ancak Ermeni aslından Damat Ferid, Arap Hâdi ve Arnavut Rıza Tevfik imzalamıştır. Rıza Tevfik, imzada kullandığı kalemi Amerikan Koleji’ne hediye etmiştir.
  6. Mütareke yıllarında “Nemrut Mustafa” diye anılan Kürd Mustafa, Divan-ı Harbi sırf ırkî bir taassupla Türk vatanperverlerini idam etmiş, Ermeni tehcirlerini bahane göstermiştir. Ermeni tehcirini yapan Türkleri idam etmekle İstiklâl Harbi’ne iştirak eden Türkleri idam etmek arasında mahiyet farkı olmasa gerektir.
  7. Kurtuluş Savaşı’nda Çerkez Ethem ve yardakçıları, Düzce ve Bolu havalisindeki Çerkez ve Abazalar topyekûn millî davaya ihanet etmişlerdir. Bunların bir kısmı Balıkesir havalisinde bir Çerkez devleti kurmağa kalkışmışlardır.
  8. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Doğu Anadolu’daki Kürd ve Zazalar topyekûn isyan ederek ayrı devlet kurmak sevdasına kapılmışlardır.
  9. Daha sonra Türk ordusunda bir yüzbaşı olan Kürd İhsan Nuri, Ağrı Dağı’ndaki Kürdlerle birleşerek ve yabancılardan yardım görerek bir isyan hareketi yapmıştır. Dikkate değer ki İhsan Nuri, kumanda ettiği bölüğü de bu isyana sürüklemek istediği hâlde Kürd efrat kendisine uymuş fakat Türk erat bunu kabul etmemiştir.

Asırlardan beri içimizdeki yabancılardan gördüğümüz ihanetler Türk halkında aksülamel ve öfke doğurmuş, Aydın illerinde bir millet kahramanı gibi hâlâ anılan ve adına kitaplar çıkarılan Çakırcalı Efe, bu kahraman dağ şövalyesi, Arnavut ve Çerkez mezarlığı yapmağa ant içmiş ve andını yerine getirmişti.

Türk milleti, içimizdeki yabancıları gerek bize yaptıkları fenalıkları gerek ahlâksızlıkları yüzünden daima aşağı görmüş, tehzil etmiştir. Halkın içinde ve kitaplarda yaşayan tabirler, darbımeseller ve fıkralar, yabancılara karşı Türk ırkının tiksintisini, gururunu, telakkisini, inancını göstermektedir.

Savcının anayasaya aykırıdır diye bize yapıştırmak istediği ırkçılığı devlet bilfiil tatbik etmektedir. Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ile askerî okullar ve Hemşire Okulu’na ancak Türk ırkından olan öğrencilerin alınması, 2510 sayılı iskân kanununun 7, 9, 10, 11, 13’ncü maddeleriyle iskân muafiyetleri nizamnamesinin üçüncü, dördüncü maddeleri, Millet Meclisi tarafından kanunla kabul edilen İstiklâl Marşı’nın ve Harp Okulu Marşı’nın Türk ırkını terennüm etmesi, hep ırkî görüşün mahsulleridir.

Benim ırkçılıktan dolayı hesap verdiğim şu dakikada, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün birinci şubesinde, birinci kısmın bir masasında oturan bir memur bazı genç öğrencilerin Türk ırkından olup olmadığını incelemekle meşguldür.

Bundan birkaç yıl önce Atatürk’e suikastla itham olunarak Ankara’da muhakemesi yapılan Ali Saip’in davasında Savcı Baha Arıkan, Ali Saip’i Kürd olmakla itham etmiş ve Kürdlüğü bir suç gibi yüzüne çarparak Kürd olduğu için devlet başkanına suikast yapabileceğini ileri sürmüştü. Yani o zaman bir savcı ırkçılık yapmıştı. Bugün ise başka bir savcı ırkçılığı yurda ihanet gibi göstererek ırkçıları itham etmektedir. Devletin kanunları savcıların keyfine göre ayrı ayrı manalar alamaz.

Millet fertleri de savcılar, kanunları başka başka anlıyorlar diye oyuncak yerine konulmaz. Ya odur ya da budur. Ceza kanunumuzun birinci maddesi “kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilmez” demesine, devletin orduda bilfiil ırkçılık yapmasına göre demek ki ırkçılık suç değildir. Suçsa asırlardan beri ayrı cemaat teşkilâtları, yalnız kendi aralarında evlenmeleri, dini törenleri ve ayrı mezarlıkları ile bilfiil ırkçılık, hem de Yahudi ırkçılığı yapan Selânik dönmeleri niçin cezalandırılmıyor da bu vatanın hakiki sahipleri ve bekçileri olan biz Türkler fikir ve nazariyat sahasında takibata uğruyoruz?

Başvekil Saracoğlu Şükrü, 5 Ağustos 1942’de Millet Meclisi’nde verdiği nutukta: “Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir” diyerek kan, yani ırk esasını kabul etmişti.

26 Birinciteşrin 1941 Pazartesi günü çıkan gazetelerde İstanbul halkına bir veda demeci neşreden eski Örfî İdare Kumandanı Ali Rıza Artunkal, Türk milletine değil, asil ve temiz Türk ırkına hitap etmişti.

Görülüyor ki eski Örfî İdare Kumandanı “asil ve temiz Türk ırkından” bahsederken yenisi ırkı inkâr ederek ırkçılığı vatan ve millet ihaneti sayıyor. Bunların hangisi doğrudur? İkincisi doğru ise niçin Ali Rıza Artunkal, Saracoğlu Şükrü ve orduya bilfiil ırkçılığı koyan Çakmakoğlu Müşir Fevzi Paşa hazretleri de bizim aramızda değildir? Adaletin eşit olması için aynı suçu işleyen bütün insanların takibata uğraması icap eder. Aksi takdirde adalet yerine getirilmiş olmaz.

Irkçılık resmî neşriyatla da teyit edilmiş, Maarif Vekâleti neşriyatında, bilhassa inkılâp derslerinde son haddine varmıştır. Mahmut Esat Bozkurt’un İnkılâp tarihi kürsüsünden verip bastırdığı takrirler Türk gençlerinin kalbindeki yankısını hâlâ kaybetmemiştir. Eski bir adliye vekilinin, resmî bir hükümet organı olan kürsüden devletin bugüne ve yarına muzaf düşüncelerini gösteren bu takrirleri vermesi dikkate değerdir.

Irkçılığı kabul ettiği iskân kanunuyla sade Millet Meclisi, askerî okullarda tatbik ettiği usulle ordu, 5 Ağustos 1942 nutkuyla başvekil, neşrettiği kitaplarla Maarif Vekâleti ve üniversite yapmış değildir. Şimdiye kadar ikisi de benim tarafımdan olmak üzere çıkarılan Türkçü dergilerde de ırkçı neşriyat yapıldığı, bunda benim geniş bir payım olduğu halde ne Örfî İdare ne müddei umumilik ne Emniyet takibat yapmamıştır. 1931’den 1941’e kadar suç olmayan bir fiilin, ceza kanununda değişiklik olmadığı halde 1944’te birdenbire suç diye vasıflandırılmasının hesabını vermeye mecbur olan ben değilim, Savcı Kazım’dır.

Irkçılık Türkiye’de yabancı ırkların tesanütüne karşı bir aksülamel olarak doğmuştur. Azınlıklar hususi cemaat teşkilâtları, Türklerle karışmamak hususundaki gelenekleri, birbirlerini koruyan tesanütleri, ayrı mezarlıkları, ayrı dilleri ve dinleri, ayrı mektepleri ve soyadlarıyla kendi ırkî hüviyetlerini inatla sakladıkları, yani, memlekette Türklükten başka ayrı millî hüviyetler yaşatarak millî birliğe engel oldukları, Türkiye’yi yirmi parçaya ayırdıkları hâlde bunun suç sayılmayıp da onların bu ayrımcı ve bozguncu hareketine karşı millî bir reaksiyon gösteren, memlekette tek ve rakipsiz bir Türk ırkından başka hiçbir ırk kalmamasını isteyen, yani Türkiye’nin manevi birliğini özleyen Türklerin, bu memleketi bin parçaya ayırmakla itham edilmesi gibi bir düşünceye tarihin hiçbir çağında, hiçbir yerde, hiçbir millette rastlanmadığı gibi bugünkü hukuk telâkkileri de buna müsaade etmez. Kazım Alöç’ün inatla müdafiliğini yaptığı başka ırklar, her vesile ile kendilerini Türk’ten ayrı saymakta devam ettiklerini gazetelere verdikleri ilânlarla da göstermektedirler. Mahkemenize sunduğum iki gazetedeki ölüm ilânları sözlerimin delilidir. Birinde (4 Kânunuevvel 1944 tarihli Akşam’da) Ümerâ-yı Çerâkese’den Murat Beyin kerimesi İsmet Hanımın, öbüründe de (30 İkinciteşrin 1944 tarihli Cumhuriyet’te de) maruf tüccar Sabri Süleymanoviç’in acı ölümlerinden bahis olunuyor. Irkçılığı millî tefrikacılık sayanlar ve hele bu hususta isterik bir hassasiyet gösteren Kazım Alöç bu ilânları görmeli, Çerkezlik ve Boşnaklık iddiasının gösterişli şekilleri olan bu ilânları verenler hakkında takibat yapmalıydı.

Burada kendiliğinden bir sual vaki oluyor: Madem ki ırkçılık Kazım Alöç’e göre yanlış, sakat bir zihniyetti, o hâlde niçin kendisi bizim ırkımızı aramak sevdasına kapıldı? Niçin Barıman’ın, Reha’nın, benim ve zevcemin ırklarımızı aramaya kalkıştı? Burada dördüncü göbek babam hakkında savurduğu Rumluk iftirasını da reddetmeye mecburum. Belki bunun yeri burası değil gibi gözükür. Doğrudur. Fakat o duruşmam sırasında buna matuf sözlerim durdurularak bunları müdafaama bırakmam mahkemece bana ihtar olunduğu için ben de buna uyarak bu meseleyi şimdi ele alıyorum.

21 Temmuz 1944 Cuma günü ilk sorgum yapılırken Kazım Alöç, vasiyetnamemdeki şeceremi mevzu bahis ederek: “Siz dördüncü göbek babanızı bilmiyorsunuz ama biz tahkik edip öğrendik” demiş ve “Kimmiş?” diye vaki olan sualime de “Tabiî bir Türk köylüsü” diye cevap vermişti. 22 Temmuz 1944 Cumartesi günü yapılan ikinci sorgumda dördüncü göbek babamın Rum olduğunu, çünkü Pontus’tan göçerek Midi köyüne geldiğini söylemiş, bu malûmatın nereden elde edildiği hakkındaki sualime de “mütehassıslara yaptırılan inceleme ile” diye cevap vermiş fakat bu hayâli mütehassısların kimler olduğunu bildirmemişti. Aynı gün zevcemin yine vasiyetnamede bulunan şeceresini mevzubahis ederek onun da tahkik edildiğini ve doğru çıktığını, Reha hakkında yapılan incelemede de Reha’nın Berberî ırkından olduğunu tespit ettiklerini ve Berberîliğin uzak değil, ikinci atadan geldiğini söylemişti. 7 Eylül 1944’te okuduğu son tahkikat kararında ise Rumluğu biraz daha yaklaştırarak dördüncü göbek babamdan üçüncü göbeğe indiriyor ve dedemin babası için “dönme olduğu mervî Ahmet” diyor. Bu kadar mühim ve tarihî bir davada bir savcının rivayetlerle değil, riyazi katiyetlerle söz söylemesi icap ederdi. Duruşma sırasında Midi köyünde yaşayan doksan yaşındaki ihtiyarın (ki Kazım’ın mütehassıs dediği adam herhâlde bu olacak) sözlerine atfen bu rivayetin çıktığını itiraf eden savcının biraz içtimaiyat bilgisi olsaydı bir soyadının ancak uzun bir zamanda teşekkül edeceğini, bir dönmenin veya oğlunun “Çiftçioğlu” diye bir soyadı alamayacağını kestirirdi. Biraz Türkiye coğrafyası bilseydi başka yerlerden Gümüşhane vilayetine bir muhaceret değil, toprağı verimsiz ve taşlık olan Gümüşhane vilâyetinde dışarıya doğru göç olduğunu bilirdi. Biraz istatistik yıllıklarını karıştırmış, eski ihsâî malumata bakmış olsaydı Türkiye’nin 63 vilayeti arasında yüzde hesabıyla Türklerin en kalabalık olduğu vilayetin Gümüşhane olduğunu görürdü. Tarih ve etnolojiye biraz vukufu olsaydı Gümüşhane vilayetinin Bayındır Türkleriyle dolduğunu, Fatih Sultan Mehmed’in de buraya Amasya’dan bir yığın Türk getirdiğini hatırlatırdı. Hepsinden sarfınazar biraz mantıkî düşünebilseydi Karadeniz kıyılarında balıkçılık eden Rumların Zigana Dağlarını aşarak Dorul’a gelip çiftçilik yapmayacaklarını, sahil ahalisinin daima sahillere hicret ettiğini düşünebilirdi. Bütün bunlardan sonra beni bütün psikolojimle tanımak iddiasında bulunan Kazım beni cidden tanısaydı, eserlerimi okusaydı bende bir dönme torununun psikolojisi bulunmadığını idrak ederdi. Dönme psikolojisinin nasıl olduğunu Kazım Alöç çok iyi bilir. Nihayet şunu da hatırlatmak isterim ki, bugün Midi köyünde yaşadığı iddia olunan doksan yaşındaki ihtiyar, hakikaten mevcutsa, benim ne dördüncü ne de üçüncü göbek babamı görüp tanımış olamaz. Babamın ve dedemin malum olan doğum yıllarına göre bu, imkânsız bir fantezidir. Mahkemeyi bir de karışık rakamlarla yormamak için bu hesapları göstermekten vazgeçiyorum. Çünkü diğer delillerim her yerde olduğu gibi burada da bir iftiraya uğramış olduğumu kâfi miktarda ispat etmektedir.

Şimdi, eski atamın ilk önce “Türk”, ikinci seferde “Rum”, üçüncü seferde “rivayete göre” dönme olduğunu söyleyen, yani bir meseleyi üç seferde üç ayrı şekilde ortaya atan Kazım’ın sözlerinden hangisi doğrudur? Ve biz onun sözlerinden hangisine inanıp hangisine inanmayacağız nasıl kestiririz? Belli ki bu iftira benim ırkçılık prensibimi çürütmek için ortaya atılmıştır. Fakat çürütülemez. Farzımuhal benim ana ve baba tarafımdan bütün ecdadım gayrı Türk olsa bile yine bununla ırkçılık ülküsü çürütülemez. Çünkü ilmî hakikatler ve tarihî zaruretler, şahısların hususi durumuna bağlı olarak değildir. Eğer ben hâlis Türk değilsem ırkçılık davasını gütmem hem samimi olduğumu hem de bu davanın haklı ve kuvvetli olduğunu gösterir. Çünkü ırkçılık ülküsünün zaferinde şahsi hiçbir kazancım yoktur.

Savcının ırkçılıktan dolayı bana yakıştırdığı 142’nci maddenin ırkçılıkla ilgisi olamaz. Ceza Kanununu iyi karıştırsın. Irkçılığı suç sayan başka bir madde bulabilirse onu ileri sürsün. Çünkü 142’nci maddede zikrolunan içtimai ve iktisadi zümreler değil, millî, ırkî veya kavmî zümrelerdir. 142’nci madde memleketin iktisadî nizamını bozmak ve içtimaî bir zümre olan amele sınıfının diğerleri üzerine tahakkümünü mümkün kılmak için faaliyete geçen komünistlere karşı konulmuştur. Komünistler için kullanılan madde, komünist düşmanları için de kullanılmaz. Irkçılığı reddetmek günün birinde bu devletin başına Yahudi bir devlet başkanı yahut Ermeni bir başvekil, zenci ordu kumandanları, çingene profesörler görmeye razı olmak demektir. Irkçılığı inkâr etmekle savcının böyle bir duruma razı olduğu anlaşılıyor. Fakat ben asla kabul etmeyeceğim.

Turancılığa gelince,

Bunun hakkında fazla söz söylemeyi lüzumsuz buluyorum. Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere “vatan haini” denmemiştir. Biz Ziya Gökalp’ın, Mehmet Emin’in şiirleriyle beslendik. Haritalarda, ırkımızın yaşadığı yerlere baktık. Milletimize fenalık edenleri tarihte okuduk. Ve millî kini ateşten damgalar gibi kalbimize yazdık.

Irkçı ve Turancı olduğumuz için vatan ve millet haini olduğumuzu gazetelerde ilan eden örfî idare kumandanıyla duruşmamızı yapan hâkimlerin garip bir tesadüfle hep Turancılığa ait adlar taşıması Tanrı’nın bir lütfu ve bir ihtarıdır. Mahkeme reisi generalin soyadı “Yazgan” kâtip manasına gelen bir kelimenin Türkistan telaffuzudur. General pekâlâ “Yazan” veya “Yazıcı” diye bir soyadı alabilirdi. Bunun Türkistan telaffuzuyla olan şeklini almakla hiç şüphesiz kalbinde oraya karşı olan sevgisini göstermiştir. Albayın soyadı “Kaan” Turan imparatorlarının unvanı olan bir kelimedir. Hâkim Osman Cevdet’in soyadı olan “Erkut” Altay destanlarındaki bir kahramana aittir. Fazla olarak Millet Meclisi reis vekilinin “Günaltay”, bir orgeneralin “Altay”, genelkurmay başkanının “Omurtak”, Isparta mebusunun “Turan” soyalarını taşıdığını, “Turan” diye bir vilayet gazetesi çıktığını zikredebilirim. Görülüyor ki Turan ülküsü ve sevgisi bütün milletin gönlünde, şuurunda, tahteşşuurunda yaşamakta, biz farkına varmadan soyadlarımıza kadar geçmektedir.

Bir gözcü nasıl yalnız sağ gözü tedavi ile iktifa edemezse, bir Türkçü de öylece yalnız Türkiye Türklerini düşünmekle kalamaz. Nitekim hükümet de dış Türklerle ilgisini kesmemiş, ilk uygun fırsatta Antakya Sancağı’nı ilhak etmiştir. Halep ve Musul da Millî Misak’a dahildir. Antakya’yı istemekle ırkımızın beşiği olan ülkeleri istemek arasında mahiyet farkı yoktur. Kimseden haksız bir şey talep etmiyoruz. Atalarımızdan kalan mirasın, mefahirimizin gömülü olduğu toprakların bizim olması ülküsünü kalbimizde taşıyoruz. Oraları unutmamak istiyoruz. Ben bunları şahsım için istemiyorum. Oralarda çiftlik yahut apartman yapacak değilim. Milletim için düşündüğüm haklardan dolayı da kimse bana “vatan haini” diyemez. Bu çirkef iftirayı iadeye tenezzül etmiyorum. Kimin hain kimin vatanperver olduğunu tarih tayin edecektir. Hatta etmiştir bile.

Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali adlı kitabında ve Atsız Mecmua, Orhun, Bozkurt, Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerinde Turancılık için çıkan yazılardan hiçbirinin takibe uğramaması bir gaflet eseri değildir. Çünkü bir devletin 1931’den 1944’e kadar gaflet etmesine imkân yoktur. Kanunlarımızda Turancılığı suç sayan musarrah bir madde olmadığı için şimdiye kadar kanunî takibat yapılmamıştır. Anayasamızda Turancılıktan bahis yoktur. Fakat Anayasamızda ahlâktan da bahis yoktur. Kazım Alöç’ün mantığı ile yürürsek ahlâkı müdafaa eden insanları da anayasanın ana vasıflarını bozmakla itham ederek cezalandırmak icap eder. Turancılığın yüksek bir ülkü uğrunda can verilecek millî bir fazilet olduğunu ben tespit ettim. Suç olup olmadığını da mahkemeniz takdir edecek.

Hükümeti tahkir ettiğim hakkında Kazım Alöç’ün dayandığı en sağlam delil, Cihat’ın ifadesidir. Cihat hakkında ise mahkemeniz elbette bir kanaat edinmiştir. Reha’nın “Seni Nafia Vekili yaparız” diye yaptığı bir şakayı doğru sanacak kadar şuurdan mahrum ve irsiyetinde delilik olan Cihat’ın, hükümeti tahkir ettiğim yollu ifadesinin hukukî değeri olabilir mi? En yakın vakaları bile hatırlamayan ve ifadelerine daima “Kati olarak hatırlayamıyorum ama…” diye başlayan Cihat’ın, 1941’de hükümete sövdüğümü nasıl hatırlayabildiği düşünülmeye değer. Duruşma sırasında İsmet Rasin’in dört kişilik küçük otomobiline aralarında Hamza gibi iki kişilik yeri kaplayacak birisi de dahil olmak üzere yedi kişiyi sığdıran, Çınaraltı idarehanesindeki tesadüfî bir konuşmayı kapalı perdeler arkasında yapılmış esrarengiz bir toplantı gibi gösteren bu kanı bozuk beyinli mütereddi, 27 Kânunuevvel 1944 Çarşamba tarihli duruşmada, öğleden sonraki celsede hükümete sövdüğümü pek hatırlayamadığını ifade etmiştir. Öteki maznunlar da bunu teyit etmiştir.

Reha’nın aleyhimde verdiği ifadenin bana kanunî bir suç tahmil edip etmeyeceğini bilmiyorum. Emniyet Müdürlüğünde işkence odasındaki feryatlarını kendi hücremden ızdırapla dinlediğim, mahkemede ilk tahkikattakine aykırı ifade verirse yeniden aynı işkenceye sokulmakla tehdit edildiğini bildiğim Reha, benim gibi maznun olan Reha hakikaten onun yanında hükümeti tahkir etseydim, aramızdaki düşmanlığın en had devrinde yazdığı, benim için iftiralar taşan kitabına bunu almaz mıydı?

Cemal Oğuz’un sözlerine gelince,

Duruşma sırasında her şeyi zühulle izah eden bu Filorinalı Nazım’ın hayrülhalefi hakkında mahkemeniz bilhassa yaptığı o manzum müdafaadan sonra tam bir kanaat edinmiştir. Tam bir Kemalist olduğunu söyleyerek Turancılığı reddetmesine rağmen manzumelerinde boyuna Turan’dan bahsetmesi bir zühuldür. Irkçılığı kabul etmemesine rağmen bir mecmuada ırkçılığı benimsemesi yine bir zühuldür. Ankara gençliğinin bana gösterdiği konukseverliği kendine inhisar ettirmesi, o da bir zühuldür. Ülkü ve feragat sözü ağzından düşmediği hâlde kitabını sırf çok satıyor diye Aylı Kurt yayını olarak bastırmak istemesi, yani adi bir ticari maksatla hareket etmesi de elbette zühuldür. Kendisini altı yıldır tanıdığım hâlde benimle 12 yıllık aile dostu oluşu, tabiî yine bir zühuldür. Velhasıl bu zavallı mahlukun bizzat kendisi bir zühuldür: tabiatın ve hilkatin zühulü.

Onun manzume kitabından sırf Atatürk ve İnönü adlarını çıkardığım hakkındaki sözlerinin bir zühul olması icap eder. Çünkü ben bu kitaptan Atatürk’ü ve İnönü’yü değil, dalkavukluğu çıkardım. Bir ismi bir kitaptan çıkarmak hakaret değildir. Fakat bazen bir ismi bir kitapta bırakmak o isme hakaret olabilir. Ahlâk ve sanat endişesiyle yaptığım, kendisince de malum birkaç düzeltmeden dolayı manzumelerinde ordulara meydan okuyan, ölümü, azabı hiçe sayan bu sahte kahramanın, ilk işkence tehdidi karşısında ödü patlayarak kendisini kurtarmak için bana zühulen iftira atacağını nereden bilirdim? Onun manzumelerinde münhasıran Atatürk ve İnönü adlarını çıkarmış olsam bile hakaret bunun neresinde? Bunu hakaret saymak da savcının bir zühulü olsa gerek. Fiilen veya matbuat sahasında muhasama yapmadığımız diğer maznunlar ve şahitler benden tahkir yollu söz işitmediklerini ittifakla bildirmişlerdir.

Geriye savcının elinde kala kala Tevet’e ve Sançar’a yazılmış mektuplar kalmaktadır ki, bunda da aleniyet olup olmadığını mahkemeniz takdir edecektir.

Savcı Kazım zoraki bir aleniyet yaratmak için çırpınmakta ve hiç kimseye gösterilmemiş olan vasiyetnamemi de suç delili gibi ortaya sürmekte ise de gayreti boşunadır. Kazım Alöç’ün dostu olsaydım, onun da böyle baştan başa vatanperverlik ve ahlâk dersi olan vasiyetnamesi bulunmasını temenni ederdim. Onun yerinde olsaydım bunu sahibine iade ederdim.

Kimsenin görüp bilmediği vasiyetnamede bazı şahısları sevmediğim için beni hiçbir kanun, hiçbir mahkeme mahkûm edemez. Ben herkesin sevdiği insanları sevmeye mecbur değilim. Hele psikanalizin ortaya koyduğu hakikatlerden sonra tahteşşuurlarındaki zulmetlerle, gönüllerinde yaşayan ifritlerle hiçbir insanı sevilmeye layık bulmuyorum. Bütün didinmelerden sonra büyük kâinat manzumesinde meçhul bir zerre olacağımızı düşünüyor ve bu kadar boş bir neticeye varmadan önceki şu kısa misafirlikte insanların vicdanına karışmak hamakatını gösterenlere acıyorum. Hiçbir hakiki bahtiyarlığın bulunmadığına kani olduğum dünyada tek vazife ve teselli bildiğim ülkü, şahıslardan sıyrılmış yüksek bir duygu ve düşüncedir. O, çirkin yüzlü ölümü bile güzelleştirip bir sevgili gibi bağrımıza bastırır. Hayatın zehir zemberek kasırgalarını ruhumuzda nisan rüzgârı gibi estirir. Acıların önünde bizi granit heykeller gibi susturur. Ben bu yolun üzerindeyim. Onun içindir ki, oğluma zengin olmasını, bahtiyarlık için çalışmasını değil, Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta şehit olmasını vasiyet ediyorum. Savcı beğenmese de bütün dünya hoşlanmasa da ben böyleyim işte… Vasiyetnameyi suç saymak insanların beyinlerinden geçen düşünceleri suç saymaya benzer. Acaba Kazım Alöç yirmi üç maznunun kafalarında kendisi için dolaşan mahrem fikirlerden dolayı da herhangi bir kanuni maddenin tatbikini isteye bilir mi?

Savcının hakkımdaki iddialarının en garibi Ankara nümayişini hazırladığım hakkındaki sözleridir. Duruşmada elbette anlaşılmıştır ki, bu nümayişi hazırlayan ben değilim. Yaradılışım ve seciyem buna elverişli değildir. Ankara’ya gittiğim zaman, nümayişe iştirak etmiş olanlardan yalnız Cemal Oğuz’u tanıyordum. Tanıdıkları ve avukatları ziyaret ederek, bana gelen yüzlerce gençle konuşarak geçen zamanda bir nümayiş hazırlamak bu kadar kolay mıdır? Bu gençleri farzımuhal bir nümayişe tahrik etsem beni sabahtan akşama kadar kontrol eden polisler farkına varmaz mıydı?

13 Teşrinisani 1944 tarihli duruşmada Cemal Oğuz, Tevetoğlu’na yazdığı bir mektuba dair söz söylerken: “Atsız’la Sabahattin Ali’nin davalarına ait duruşma sırasında ıslık çalmak suretiyle Sabahattin Ali’ye ve onun şahsında bütün komünistlere karşı tezahüratta bulunacağımızı da yazmıştım” diyor. Bu mektup, son tahkikat kararının 15’inci sahifesinden anlaşıldığı üzere 21 Nisan 1944’te yani ben Ankara’ya gitmeden önce yazılmıştır. Nümayiş muhakkak bir kararla yapıldıysa görülüyor ki bu karardan benim haberim yoktur. 2 Mayıs 1944 günü nümayişi yapmak için Cabbar, Sait, Cemal Oğuz ve benim aramda verilmiş karar Sebat Otelinde, savcı Kazım’ın hayalhanesinde hazırlanmıştır. Nitekim bu husustaki iddiasında da zapturapt yoktur.

  1. Son tahkikat kararının 14’üncü sahifesinde Cabbar’la Sait’in idaresinde toplanan ve adları tespit edilen 15 kadar gencin Samanpazarı’nda toplanarak nümayiş kararlaştırdıklarını söylemektedir.
  2. Son tahkikat kararının 15’inci sahifesinde nümayişin Kadastro Okulunda hazırlandığını iddia etmektedir.
  3. Diğer taraftan nümayişin Sebat Otelinde dört kişi (ben, Sait, Cabbar, Cemal) arasında hazırlandığını ileri sürmektedir.
  4. İddianamede ise Sait’i bu komplodan çıkararak nümayişin üç kişi (ben, Cabbar, Cemal) arasında hazırlandığını ispata çalışmaktadır.

Duruşmadaki ifadelerinde Cabbar, Sait ve Cemal Oğuz benim nümayişle hiçbir ilgim olmadığını söylediler. Şahit Osman Yüksel ve Nezahat da bunları teyit ettiler. Yalnız Ülker aleyhime ifade verdi. Bununla beraber bu ifadenin de inanılır bir tarafı olmasa gerek. İnsan ilk defa gördüğü bir genç kıza “şimdi size bir sır vereceğiz” diyerek hazırlamakta olduğu suçu haber verir mi? Ülker’in nasıl bir tesir altında bu ifadeyi verdiğini belirtmek için mahkemeye şu hakikati söylemeye mecburum: Ülker ve Nezahat amme şahidi olarak gösterildikleri hâlde hakikatte Ankara’da tevkif olunarak İstanbul’a getirilmişler, fakat Nezahat’in askerî hâkim olan babasının hususi müdahalesiyle serbest bırakılmışlardır. Bununla beraber serbest bırakılma karşılığı olarak istenilen şekilde ifade vermeye icbar edilmişlerdir. Ülker, mahkeme huzurunda verdiği ifadede İstanbul’da bir otelde kaldığını söylediği hâlde Emniyet Müdürlüğünde kalmış ve mahkemeye polis nezareti altında gelmiştir. Bunun manasını takdir aklıselime aittir.

Benim anladığıma göre Ankara nümayişi gençliğin müşterek ve fevri bir hareketidir. Cabbar’ın Sait’in ve İsfendiyar Barıönü’nün ifadelerinden anlaşıldığına göre daha ben Ankara’ya gelmeden çok önce Rasih Kaplan, Reşad Şemsettin, Behçet Kemal, Rebiî Barkın, Suut Kemal, Tahsin Banguoğlu gibi mebusların şifahi telkinleriyle komünistlere karşı tahrik edilen gençler Sabahattin Ali’ye hakaret etmeye karar vermişler, Sabahattin Ali de benimle olan duruşmasında “Atsız bu davayı ülkü davası şekline sokarsa bundan hem kendisinin hem de devletin zarar göreceğini ihtar ederim” diye tehdit savunarak mahkeme salonunu dolduran Türkçü Türk gençlerini hiddetlendirip tahrik etmiş. 3 Mayıs duruşmasında mahkeme salonuna alınmayarak Adliye Sarayı önüne biriken gençlerin içlerindeki kin duygusu nümayiş şekline dökülmüştür. Amme şahidi diye dinlenen Osman Yüksel ve Ülker bu nümayişin yalnız ve ancak komünistlere yahut yeni adı ile Turoçkistlere karşı yapıldığını kesin olarak söylemişlerdir. Sait’in ifadesine göre nümayiş kafilesinin başında Ankara emniyet Müdürü Şinasi’nin bulunması ve kafile Ulus Meydanına gelinceye kadar polisin müdahale etmeyişi dikkate değer. Bundan sonra polisin yaptığı müdahale, telaşlı ve izam edici bir adam olduğu anlaşılan Ankara valisinin teşebbüsü ile olmuştur. Hüseyin Namık Orkun ile çektirdiğim resmi bir suç vesikası sayacak kadar mübalağacı olan Ankara valisinin millî bir tezahürü ihtilal sanmasının ceremesini on aydır biz çekiyoruz. Müdafaa şahidi diye gösterdiğim Ankara Emniyet Birinci Şubesi memurlarından Zühtü ve Mahmut’un şahadetlerini dinlemeye mahkemeniz lüzum görmedi. Beni adım adım takip ettiklerini tevkifimden sonra öğrendiğim bu iki memur dinlenmiş olsaydı en salahiyetli insanlar olarak bildireceklerdi.

Maarif kadrosunda mühim yerler tutan ve vaktiyle komünizm suçundan dolayı hepsi de sabıkalı olan birkaç yerli komüniste karşı yapılan suçsa, Tecemmuât Kanununa göre vasıflandırılması gereken bu millî hareketi dallandırıp budaklandıran, benim iki şahsi düşmanım olan Falih Rıfkı ile Hasan Ali olmuştur.

Falih Rıfkı, Ankara nümayişinden mevkuf olan gençlerin henüz polis tahkikatı (ilk tahkikatı) yapılırken Ulus gazetesinde kışkırtıcı ve iftiracı yazılarla vakayı büyütmüş, efkârıumumiyede heyecan uyandırmıştır. 3 Mayıs’ta polis tarafından tevkif olunan yüze yakın gencin henüz sorgusu bile yapılmadan Falih Rıfkı 7 Mayıs’ta kışkırtıcı neşriyata başlamış, bu yalan 8, 9, 11, 13, 14, 18 Mayıs tarihli Ulus’larda devam etmiş, hiç yoktan ortaya bir Irkçılık – Turancılık Davası çıkarmıştır.

Aleyhime dava açması için Hasan Ali ile birlikte Sabahattin Ali’yi tahrik eden de yine Falih Rıfkı olmuş ve Ulus gazetesinin avukatını fahrî bir hukuk müşaviri gibi Sabahattin Ali’ye vermiştir. Kendisini Hasan Ali ile Falih Rıfkı’nın tahrik ettiğini Sabahattin Ali, Orhan Şaik’e söylemiş, Orhan Şaik de bunu duruşma sırasında mahkemeye bildirmişse de maalesef bu sözleri zapta geçmemiştir.

Hasan Ali, bir kitabını vaktiyle Orhun’da tenkit ederek cehaletini açığa vurduğum için Maarif Vekâletinde orta öğrenim müdürü olduğu zamandan başlayarak bana şahsî kin gütmüş, selefi Safvet Arıkan’ın son zamanında bir mebusun kendi kendine yaptığı teşebbüsle resmî bir liseye tayinim tahakkuk etmek üzere buluşmuşken Maarif Vekâletine geçerek ilk icraat olmak üzere benim tayinimi durdurmuştur.

Bütün bunlar Hasan Ali ile Falih Rıfkı’nın benim aleyhimde nasıl bir kinle hareket ettiklerini açıkça göstermektedir. Ankara nümayişi olunca bu iki düşman bundan istifade etmek için fırsatı ganimet bildiler ve bu nümayişin adeta hükümeti devirmek için yapılmış bir ihtilâl olduğunu velvele ile etrafa yayarak fikirleri bulandırdılar.

Şimdi soruyorum,

Zevceme ve benden Ankara mahkemesinin tafsilatını istemiş olan iki iyi talebe duruşma safahatını ve Sabahattin Ali’nin mahkemeden kaçtığını yazdım diye beni tahrikçilikle itham eden savcı Kazım, daha ben tevkif olunmadan ve hükümet resmî tebliği neşretmeden önce Ulus gazetesiyle efkârıumumiyeyi bulandıran Falih Rıfkı ve metamış gibi onun makalelerini günde dört defa tekrarlayan Ankara radyosu hakkında niçin takibat yapmadı? Ulus gazetesiyle Ankara radyosu olmasaydı Ankara nümayişi denilen hadise iki günde unutulup gidecekti. Bu hadise gazete ve radyolarla bütün dünyaya mübalağalı bir şekilde anlatılırken, bunu bir mektupla zevceme bildirmemin bir tahrik olduğunu iddia etmek ne demektir? Hüküm vermeyi mahkemeye ve namuslu insanların vicdanlarına bırakıyorum.

Hasan Ali’nin şahsî garezle hareket ettiğinin en bariz delillerinden biri de şudur: Erenköy Kız Lisesi’nde tarih öğretmeni olan zevcem Bedriye Atsız, 16 Mayıs’ta tevkif edildiği halde tevkifinden üç gün önce vekâlet emrine alınmış, yetmiş iki günlük mevkufiyetten sonra tahliye olunduğunu ve vekâlete dilekçe ile başvurduğu hâlde vazifesi verilmemiş, verilemeyeceği de Hasan Ali’nin imzasıyla gelen bir kağıtla kendisine bildirilmiştir. Hâlbuki aynı şekilde vekâlet emrine alınmış olan Reşide Sançar ile Ziya Özkaynak tekrar öğretmenliğe getirilmiştir. Demek ki, vekâlet emrine almalar ve tayinler tamamıyla bana karşı olan kinle ayarlanmıştır. Nitekim Ankara’da kendilerini ziyaret ettiğim Orhan Şaik, Hüseyin Namık, Osman Turan da sırf bu yüzden vekâlet emrine alınmışlardır.

Bu kadar büyük, adeta cihanşümul bir davanın sorgusunu üzerine alan Kazım Alöç, davanın azameti ile uygun şahsî bir ikbal temini hevesiyle işe başlamış, müzelerdeki heybetli mankenlerin altından iki değnek parçası çıktığı gibi bu hâilevî tahkikatın altından da bir iki manyakla masum ve vatanperverler çıkınca inanamamış, muhakkak resmî sözlere uygun ifadeler almak için maznunlara Emniyet Müdürlüğündeki yardımcıları ile birlikte her türlü işkenceler yapmaktan çekinmemiştir. İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman bir askerî cezaevi varken maznunları sıkışık, pis bir karyolanın ancak sığdığı hücrelerinde güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet Müdürlüğü nezarethanesine niçin götürüldüğü elbette mahkemenizce takdir olunmuştur.

Bütün bunlardan sonra iddianamesinin ikinci sahifesinde benim için “muvazenesizliği ile maruf olan Nihâl Atsız şecaat arz etme kabilinden huzurunuzda ölmüş bir reisicumhura karşı hakareti kanunlarımız suç saymaz demek suretiyle kendi şahsî kin ve ihtirası uğrunda millî mukaddesata bile dil uzatmaktan haya etmeyen vicdansız olduğunu ortaya koymuştur” diyerek bana hakaret etmekten çekinmiyor.

Gerçi savcı Kazım’ın haykırarak savurduğu bu küfürler benim şerefimin safiyeti bulanamaz. Çünkü benim şerefim bir değil, birkaç yüz Kazım Alöç’ün alçaltamayacağı kadar yüksektir. Beşinci sınıf askerî hâkim Kazım Alöç bu dünyadan şöylece bir gelip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında, yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir.

Ölmüş olan devlet reislerine hakaret kanunî bir suç değildir” derken ben kanuna uygun bir söz söyledim. Kanun adamı olması gereken ve hukukî bir cevap vermesi icap eden Kazım buna “haya etmeyen, vicdansız” kelimeleriyle karşılık verdi. Bu iki çirkin sıfat tarih denilen yıkılmaz ve aşınmaz kayanın duvarlarına çarptı fakat henüz bir yankı hâlinde dönmüş ve bize erişmiş değildir. O yankı bize eriştiği zaman bu dava yeniden görülecek fakat bu sefer yanılmaz tarihin temyizsiz hüküm verdiği bir mahkemede maznun ve mahkûm mevkiinde Kazım Alöç oturacaktır.

Mahkemede Fehiman’ın sorgusunun yapıldığı 29 Eylül 1944 tarihli celsede hepimize birden “katiller, caniler!” diye bağıran, bize Pera Palas Otelinin tahsis edemeyeceğini ileri sürerek istihza kabiliyetini ispata yeltenen, “Elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir” diye şecaat arz eden, istediği şekilde ifade almak için anayasamızla yasak edilen işkence yollarına saparak Reha’yı, Hamza’yı, Hikmet’i, Osman Yüksel’i, Orhan Şaik’i “tabutluk” denilen, tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta durabileceği kadar dar bir hücreye sokan, “amme şahidi” diye ifadesini okuttuğu Külâhlıoğlu Mehmet’e falaka attıran, Nejdet Sançar’ı ne bir penceresi ne de bir hava deliği olan bir hücrede yirmi iki gün tutan, Zeki Velidi’yi iki gün aç bırakan, beni toprağın beş metre altında, küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve eşyalar küflenen, duvarlarından lâğım borusu sızan bir mezarda bir hafta tutan, masum zevcemi tevkif ettirerek yavrusundan zorla ayırıp o zaman dört yaşında bulunan küçük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adamın vicdansız diyerek beni tahkire cüret etmesi vicdana karşı bir iftira ve işgal ettiği makama hakarettir.

Emniyet Müdürlüğünde bütün ifadeler bu şekilde işkencelerden sonra veya işkence tehditleriyle alınmış, ifadeler alınırken de kanunî bir hak ve salâhiyetleri olmadığı halde Emniyet Umum Müdürlüğü Müdür Muavini Kâmuran Çıkrık, İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Birinci Şube Müdürü Said zaman zaman hazır bulunmuşlar, maznunlara sualler sormuşlar, hakaret etmişlerdir.

Yirmi milyonun selâmeti için çırpındığını, nedense sesi titreyerek söyleyen Kazım Alöç’ü bu vatanperverliğinden dolayı tebrik ederim. Fakat o yirmi milyonun arasında Yahudilerden, Arnavutlardan, Boşnaklardan önce Türk ırkından gelenlerin de bulunduğunu kendisine hatırlatırım. Anayasada yalnız 88’inci maddeye saplanmamasını, manasını yanlış anladığı o maddeden önce 73’üncü maddeyi de ezberlemesini tavsiye ederim.

Netice olarak şunları söylüyorum,

  1. Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümulüne dâhildir. Memleket ya bu iki temel üzerinde yükselecek veya yıkılacaktır. Irkçılık ve Turancılık, anayasaya aykırı değildir. Ceza Kânununda sarahatle suç olduğu yazılmayan bir hakaretten dolayı kimse suçlandırılamaz. Devlet de icraatıyla açıkça ırkçı, Hatay’ı ilhak etmekle de Turancıdır.
  2. Yalnız gönderilenlere malum mektuplara ve herkese meçhul vasiyetnameme bakılarak hükümeti alenen tahkir ettiğim iddia olunamaz. Bunlar polisin başka bir mesele için yaptığı arama dolayısıyla elde edilmiştir. Hükümeti tahkir ettiğim hakkında bir şikâyet veya ihbar yapılmış değildir. Şu dakikada böyle mektuplar yazmış veya vasiyetname hazırlamış kaç bin kişinin bulunduğunu Tanrı bilir. Anayasaya göre istediğim gibi düşünmekte serbestim. Çünkü eşit adaletin hüküm sürdüğü hür vatandaşlar diyarının vatandaşıyım.
  3. Ankara nümayişini hazırlamadım. Bu nümayiş, mebusların teşvik ve Sabahattin Ali’nin tahrik ettiği milliyetçi gençliğin kalbinden kopmuş maşerî ve millî bir harekettir. Bunu hükümet aleyhinde bir hareket diye gösteren benim şahsî ve barışmaz düşmanlarım olan Hasan Ali ile Falih Rıfkı olmuştur.

Sözlerimi bitirirken tarihî bir misal zikretmeden kendimi alamıyorum. Taşa tutularak öldürülecek bir maznun hakkında İsa peygambere fikrini sordukları zaman ilk önce hiçbir söz söylememiş, ısrar olununca “İçinizde hiç günahsız olan kim ise ilk taşı o atsın” diye cevap vermiş.

Siz de eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veya kötü daima doğruyu söylediğime kani değilseniz, istediğiniz şekilde karar verin. Siz hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zühullerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hâkim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında en âdil kararı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.

Pazartesi Saat 16.55
19 Şubat 1945
NİHÂL ATSIZ