12 Eylül 1980 İhtilalinin 40. Yıl Dönümü

TSK ihtilallerini esneklik payı bırakarak her zaman ve her yerde savunur, -istisnalar hariç- herkesle tartışabilirim. İhtilal veya darbe, benim için sözcük seçimi fark etmiyor. Darbeyse beceriksiz, gafil veya satkın siyasilere darbe… Darbe sözcüğü benim için olumsuz bir anlam içermiyor. Bunu rahatça kabulleniyor, bunda bir problem görmüyorum. Darbelerin, ihtilallerin doğruluğunu ispatlayacak veya ikna edecek kadar kanıtım, savım ve samimiyetim var. Uygulama sırasında birey temelli bazı hatalar ve eksikler, uygulamadan sonra siyasilerden kaynaklı bazı hata ve eksikler, işin kendisini yanlışlamaz. Önce bunları birbirinden ayırmak gerek. Atsız’ın 60 İhtilali için söylediği aşağıdaki sözler, aynı şekilde 80 İhtilali için de geçerlidir:

“Tanzimat hareketinin sonunda Avrupa sermayesinin Türkiye’ye girerek milleti sömürmüş olması bu hareketin onlar hesabına yapılmış olduğunu göstermez. Pusuda bekleyen Avrupa sermayesinin bundan faydalandığını ortaya koyar. Bir örnek vermek için 27 Mayıs 1960 hareketini gösterebiliriz. Bu hareketten aşırı Sollar ve komünistler faydalanmış, su yüzüne çıkmış. Millet Meclisi’ne kadar girmiş ve propagandasını aralıksız sürdürmüştür. Fakat 27 Mayıs Hareketi onları için yapılmış değildir. İhtilâllerden, darbelerden, karışıklıklardan, hatta seçim kavgalarından yabancıların, azınlıkların, şer kuvvetlerinin faydalandığı sosyal bir gerçektir. Buna da bir örnek vermek için Amerika’yı gösterebiliriz. Amerikan milletinin çoğunluğu tarafından sevilmediği ve kendilerinden sayılmadığı muhakkak olan Zenciler her seçimde, oylarını kazanmak isleyen partilerin verdiği tavizlerle biraz daha hak kazanmaktadır.”

Atsız. (1968, Temmuz 25). Solun 94 Yılı. Ötüken, (8).

Kenan Evren, entelektüel bakımdan ileri düzey biri değildi. Hatta biraz da taş kafalıydı. Böyle bir kişi Devlet Başkanı oldu ve ülkeyi gayet de iyi yönetti. İyi, erdemli, donanımlı, liyakatli bir siyasî ekibi olsa daha da iyi yönetirdi. İşte aklı olan bunu düşünür. Demek ki partiler mevcut yapılarıyla çok da bir işe yaramadığı gibi bu ülkeye faydadan çok zarar veriyor. Sadece halkı uyuşturup uyutuyorlar. Klasik bir adam bile bu ülkeyi onlardan iyi yönetti. Çünkü partilerin kaçınılmaz kaygıları olan oy kaygısı, ekonomik kaygısı, çıkar kaygısı, seçmenini tutma kaygısı vb. kaygılar yoktu. Sadece cumhuriyeti koruma ve takrir-i sükûn kaygısı vardı. Burada demokrasinin sorgulanmasına sadece kapı aralayıp bırakalım, o başka bir konu. Aslında Kenan Evren, klasik bir Türk erkeğiydi. Devletçi, milliyetçi-muhafazakar, tatlı sert, düzen ve sükûnet yanlısı, otoriter biriydi. İhtilalden sonra yaptığı konuşmalar hep bu ağırlıktaydı. Onun mitinglerindeki millî birlik ve beraberlik, coşku ve sevinç en son 2002 Dünya Kupasında Türk millî futbol takımımızın dünya üçüncüsü olduğu zaman gerçekleşti. Paşa’nın konuşmalarında hedef kesim tamamen anarşist, komünist, marjinal Sol gruplardı. Asla milliyetçiler değildi. 4 Kasım 1980 Taksim Mitingi’ndeki konuşması Youtube’da duruyor. Komünistlere nasıl geçiriyor, ortada.

Babanız, amcanız, dayınız vs. darbeleri veya özel olarak yalnızca 12 Eylül darbesini lanetliyor olabilir. Onlar o yaşına kadar o düşünceyle gelmiş, bırakın lanetlesinler. Zaten açılım süreci denen ihanet sürecinden beri ülkemizde milliyetçilik ve militarizm barından her şeyi lanetlemek günümüzün modası artık. Gerçi bugün rahat zamanda ne kadar lanetleseler de 1982 referandumunda %92’lik kabul oyu verenler de onlardı. 🙂 Not: %8’lik ret verenlerin çoğunluğu terörist Kürdlerdi. Neyse. Siyasî partiler lanetliyor, çünkü moda olan bu düşünce sayesinde oy kazanıyor. Komünistler lanetliyor, çünkü en büyük darbe onlara vuruldu. Politik doğrucular, SJW’ler, duyarcılar lanetliyor, çünkü onlar anti-militarist ve maddi manevi çıkar sağlıyor, beğeni alıyor. Bazı konumlardaki kişiler lanetliyor, çünkü linçlenmek veya mimlenmek istemiyor. Ülkücüler lanetliyor, çünkü suçu olmayan bazı mensupları kurunun yanında yanarak idam edildi.

Peki bize ne oluyor? Modanın ve çoğunluğun örtülü tahakkümünden sıyrılıp dışarıdan nesnel bakınca iş gerçekten değişiyor. Sivrilmeye gerek yok, çığırtkanlığa hiç gerek yok. Her şeyin yeri, zamanı ve dozu var. Sadece düşünelim ve bilelim, farkında olalım. Başka düşüncelerin baskısı, gölgesi, ağız kokusu altında kalmadan temiz bir şekilde milliyetçi, devletçi, toplumcu, vatansever bir temelle bakalım. Olayı yakın tarih kapsamında dışarıdan ve nesnel düşünebilecek zaman aralığına sahibiz.

Gelelim bize, yani Türkçülerde… Yıllarca yanlış bir algıyla 80’lerdeki Sağ ve Sol kavgasında otomatikman Sağ tarafın içinde ve ülkücülerin safında olduğumuz ve olmamız gerektiği gibi bir düşünce içine kaydırıldık. Aileden, abiden, babadan ülkü ocaklı olanları hariç tutuyorum. Onlarda bu algı normal ve doğal. Diğerlerini kastediyorum. Arkadaş, biz Sağ veya Sol tarafta değiliz! Biz Üçüncü Görüş’üz. Bizde Sağ’dan da Sol’dan da parçalar olmakla birlikte bunlardan farklı ve dışarıda bir konumda duruyoruz. İster merkez de, ister merkezci de ama Sağ veya Sol deme, kendini Sağ’a ait görme.

Gelelim Ülkücülere… Gerçekten Türkçü olanlar Türkçülük ile Ülkücülüğün farkını zaten biliyor. Ama yeri gelmişken şunları yine hatırlatmak gerek. Türkçülük, psikolojik olarak Homo Sapiens ve önceki insansı türlerden beri, hatta daha önceki hayvan türlerinden beri psikolojide var olan “benzerlik, biz ve öteki” kavramlarıyla ilişkili bir aidiyet olgusudur. Türkçülük, sosyolojik olarak birbirleriyle önemli ve kritik birtakım ortaklıkları olan insan topluluklarının bu ortaklıklar etrafında geliştirdiği güçlü sosyal grupların en büyüğü olan milliyet birliğinin taraftarlığıdır. Türkçülük fikir, ideoloji, öğreti olarak Fransız İhtilali ile daha sistematik ve belirgin hâle gelen düşüncenin zaman içinde ilmî, edebî, sanat, siyaset gibi alanlarda kendini gösterdiği ve Ahmet Vefik Paşa (1823-1891), Süleyman Hüsnü Paşa (1838-1892), Ali Suavî (1839–1877), Necib Asım Yazıksız (1861-1935), Mehmed Emin Yurdakul (1869-1944), Yusuf Akçura (1876-1935), Ziya Gökalp (1876-1924), Dr. Rıza Nur (1879-1942), Ömer Seyfeddin (1884-1920) gibi isimlerin temsil ettiği ve H. N. Atsız ile son şeklini alan tarihî, millî, ilmî, edebî, psikolojik, sosyolojik bir ülküdür.

Ülkücülük ise Arap asıllı mollanın biri olan Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin oğlu Seyyid Ahmet Arvasî tarafından bir gazetede tefrika halinde kaleme alınan karalamaların, fikrimsi bir çorbanın sistemleştirilerek adına Türk-İslam Ülküsü denmesiyle peyda olan bir görüştür. Bu fikir bulamacını çözümlediğimizde içinde Sünnicilik, siyaset ve ABD etkisi, Ruzi Nazar, Soğuk Savaş gibi birçok etmeni bulmak mümkündür. Türk-İslam Ülküsünün önerdiği Türk milliyetçiliği, Müslüman Türk tipini ister. Ama Müslüman Türk tipi derken, tarihten gelen Müslüman Türk tipinden tamamen farklıdır. Sünniliğin izin verdiği veya ilgilenmediği alanda Türklük vardır, gerisi yalnızca Sünniciliktir. Tarihten gelen Müslüman Türk tipi yalnızca kendi ideolojisini meşrulaştırmak, doğrulamak ve güçlendirmek için kullanılan bir araçtır. Onlar için Türklük, asıl amaç olan İslamcılık için bir araçtır, basamaktır. Şüphesiz ki tarihteki Müslüman Türk ile bu bulamaç ideolojinin önerdiği Müslüman Türk birbirinden çok farklıdır. Kısaca Türk-İslam Ülküsü, makul düzey milliyetçileştirilmiş İslamcılıktır. Onun milliyetçi kimliği, ana akım tarihî Türk milliyetçiliği olan Türkçülük içinden sapmış bir koldur. Bu sapış, Alparslan Türkeş önderliğinde 1969 Adana Kongresi ile kesinleşmiş bir kopuşa dönerek tamamen ayrılmıştır. Daha sonra bu bulamaç fikrin içinden “yeterince İslamcı olmadığı” nedeniyle ve “ülkücünün namaz kılanı” tanımlamasıyla bu sefer Muhsin Yazıcıoğlu önderliğinde “Alperenler” adında yeni bir kopuş gerçekleşmiştir. Atsız’ın uçmağa varışıyla meydanı boş bulan bu iki sapkın kopuk, partileşmenin verdiği güçle “Türk milliyetçiliği” alanında dilediğince at koşturmuş, tekel olmuş, milliyetçilik kavramı, olgusu ve sembolojisiyle kendilerini özdeştirip hem genel anlamda milliyetçiliği hem de Türkçülüğü bitirmiş, kontrol altında tutmuştur.

Türkçülüğün önündeki en büyük engellerden biri olan Ülkücülük, konu 12 Eylül’e geldiğinde Türkçüler tarafından bir oldu bitti ve bilinçsiz mecburiyet gibi hislerle sahipleniliyor. Türkçülerin sokak hareketi 80’lerdeki Sağ-Sol kavgası değil, 1944’teki olaylardır. Bu olaylar sonucu 3 Mayıs 1944 tarihinden beri her 3 Mayıs günü, Türkçüler Günü olarak da bilinmekte ve kutlanmaktadır. 80 İhtilalinden önce terörist komünistlerce katledilen ülkücülerin olması, ihtilalden sonra kurunun yanında yanıp suçsuz yere idam edilen ülkücülerin olması, bu kişilere yalnızca bireysel temelde bir desteği gerektirir. Ülkücülerin safına geçmeyi gerektirmez veya TSK’nın bu ihtilalini lanetlemeyi gerektirmez. Sol taraf içinde daha çok kötü grubun yer alması, Sağ tarafı desteklememizi gerektirmez. Önümüze atılan iki seçenekten birini seçmeye mecbur bırakılmak, özgürlük veya bilinçli seçim değil, iki yanlıştan daha az yanlışı seçmeye zorlanmaktır. Sağ taraf içinde bazı Türkçü kişi ve grupların da yer alması, Sağ’ı seçmemizi gerektirmez. Çünkü onların derdi Türk-İslam ülküsü değil, anti-komünizmdi. Ülkücüler arasında hayatını kaybedenlere insani ve vicdani olarak üzülmek başka bir şeydir. Bu bireysel bir meseledir. Fakat ne kadar üzücü olursa olsun, bu ölümler Türk milletinin, Türk devletinin kaderini veya itibarını etkileyecek bir yapıda değildir. Bu ülkede Asteğmen Kubilay’ın Menemen’de yobazlarca başı kesildi. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey idam edildi, Binbaşı Ahmet Cem Ersever infaz edildi, Binbaşı Esat Oktay Yıldıran suikasta uğradı… Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla kaybettiklerimiz hele… Saymakla bitmez. Bunlar varken ülkücülerin ölümlerini kutsamaktan artık bıkmayacak mıyız? Normal zamanlarda Ülkücülerle fikir tartışmasına girer, kavga eder, aşağılarız ama takvimler 12 Eylül’ü gösterince onların ölülerini kutsarız. Bunun için Ülkücüler tarafından haklı olarak eleştiririz. Türkçüleri bu çelişki yumağına sevk eden çok sesli boş tenekeleri artık ciddiye almayalım. Düşünelim. Unutma, insani ve vicdani olarak üzülmek başka bir şeydir.

Tekrar 12 Eylül’e dönelim. Sülaledeki çoluk çocuk onun bunun gazıyla birbirine girdi, herkesi canından bezdirdi, sülalenin reisi yumruğunu masaya koyup birkaç çocuğun kulağını çekerek tüm bu kargaşayı bitirdi. İşte 12 Eylül’ün özeti… Ülke kaostaydı ve dışarıdan da körükleniyordu, nokta. Ücra bir dağda, köyde yaşayan biri elbette bundan bihaberdir, etkilenmez, o başka. Sağ-Sol muharebesiyle ülke ikiye bölündü. İki tarafın içindeki türlü gruplar arasında iyisi de vardı, kötüsü de. Ecevit’e göre Sol’da daha çok iyi vardı. Tabii Yunanlara kardeş diye şiir yazan bir zihniyeti ciddiye alacak değiliz. Doğrusunu herkes biliyor ki, Sol’un içinde kötü, daha açıkça hain ve terörist gruplar daha çoktu. Bunlar bugün bile varlar.

“Bazıları siyaset yapmanın kesin bir ölçüsü yoktur, elbette memleket meseleleriyle uğraşırız diyorlar, böyle cevap veriyorlar. Memleket meseleleriyle uğraşmak ile ellerine pankart alıp sokaklarda dolaşmayı veya dernek namına siyasi beyanat vermeyi bir tutanlara şunları söyleyeceğim: Hiç sabırsızlık göstermeyin. Siyaset yapmanın ölçüsü var mıdır, yok mudur, yakında öğreneceklerdir. Samimi bir şekilde memleket meseleleriyle uğraşmak nedir, ideolojik mücadele, bölücülük, anarşistlik nedir, bunlar arasındaki fark nedir, bunları da öğrenecekler”

Gnkur.Bşk. Orgeneral Kenan Evren. 4 Kasım 1982, Taksim, İstanbul.